Bergama’nın antik çağdaki adı Pergamon’du. Bilge Umar’ın “Türkiye’deki Tarihsel Adlar” kitabına göre, Pergamon adının aslı, Luwi dilinde Parga-(u)ma ögelerinden türetilmiş, “yüksek yerin kenti- halkı” anlamındaki Pargama’dan geliyordu. Bir söyleyenceye göre ise kent adını, Aşil’in torunu Pergamos’tan almıştı.

Çağlar boyu burada egemenlik kuranlar özetle şöyle sıralanabilirdi: Lidyalılar, Persler, Büyük İskender. Galatlar döneminde sınırlar Boğazlar’dan Toroslar’a, Ege Denizi’nden Frigya’ya dayanıyordu. Sonra Pontos Krallığı. Romalılar döneminde burası Asia Eyaleti’nin başkenti oldu.  Karesi Beyliği, Osmanlılar ve nihayetinde Türkiye Cumhuriyeti.

Yazıyı kurarken, Bergama’yı üç aşamada anlatalabileceğimi düşündüm: Buna göre birinci bölümde Antik Pergamon yer almalıydı. İkinci bölümde eski Bergama ve son bölümde de yeni Bergama’dan bahsetmek gerekirdi. Bu anlatımda tabii ki en uzun bölümü, antik Pergamon oluştururdu. Antik Pergamon’un tümünü bu sayfaya sığdıramayacağımı, sizler de takdir edersiniz. Onun için özet anlatımlarla yetineceğim.

ANTİK BERGAMA

 

Bergama’nın yaslandığı tepenin zirvesinde, antik Bergama Tiyatrosu yer alıyordu. 10 bin kişilik oturma yeri ve orkestra elamanları için özel bölüm bulunan bu tiyatroda oyunlar bütün gün sürüyordu. Yanlarına şaraplarını ve yemeklerini alan izleyiciler, bu uzun gösterileri sıkılmadan izliyorlardı. Bugünün Bergaması’nda ise böylesine bir tiyatro düşkünlüğünü pek gözleyemedim. Ayrıca Athena Tapınağı’nın bulunduğu yerde, Helenistik dönem heykeltraşlığının en başarılı örnekleri sergileniyordu. Önemli bir heykel geçmişi olan kentin bugününde, meydanları süsleyen hiçbir heykel de yoktu. Mutlaka bir yerde Atatürk heykeli dikilmişti ama, onu da ben göremedim.

Helenistik dönemin en büyük kitaplıkların biri de Bergama’daydı. Ahşap damlı, loş ışıklı okuma salonuna sahip olan bu kitaplıkta, 200.000 rulo yazma bulunuyordu. Bir söylenceye göre, Antonius İ.Ö 41 yılında bu ruloları kaçırıp, Kleopatra’ya armağan etmişti. Amacı, İskenderiye Kitaplığı’nın yanmasına çok üzülen güzel Kraliçe’yi teskin edip, gönlünü kazanmaktı. Bugünün Bergaması’nda ise değil binlerce kitabı olan büyük bir kitaplığa, kitap satan bir dükkana dahi rastlamadım. Belki vardı da benim gözüme çarpmadı. Halbuki, geçmişinde böylesine görkemli bir kitaplığa sahip olmuş kentin, bugün de kitapla dost olmasını beklerdim.

ŞANSLI HASTALAR

Gördüğüm tarihi anıtların arasında beni en çok etkileyen eser, İ.Ö 4. yüzyılda kurulan Asklepion oldu. Burası tıp alanında araştırma ve deneylerin yapıldığı, ünlü doktorların yetiştiği ve hastaların tedavi edildiği çok önemli sağlık merkezlerinden biriydi. Burada hastaları iyileştirebilmek için, çamur banyosu, rüya yorumu, müzik, telkin, sıcak banyo gibi çeşitli yöntemlerden yararlanılıyordu. Bu tıp merkezinin ayrıca bir kitaplığı ve bir tiyatrosu vardı. 3.500 kişilik bu tiyatroda, hastalar için şenlikler düzenleniyor ve konserler veriliyordu. Bütün bunları gördükten sonra, bugünün Bergama’sındaki hastaların, 2005 yıl öncekiler kadar şanslı olmadıklarını düşündüm.

Gimnasyumlar, tapınaklar, agoralar, kutsal alanlar… Bu muhteşem anıtları tek tek anlatmaya sayfalar yetmezdi. Beni etkileyen diğer bir yapı da, kırmızı tuğlalardan yapıldığı için halk arasında “Kızıl Avlu” diye adlandırılan tapınak oldu. İ.Ö yapılan ve Mısır Tanrısı Serapis’e adanan tapınak hala eski görkemini koruyordu. Tapınağa giden kaldırıma, çevredeki halıcılar tarafından ünlü Yağcıbedir kilimleri serilmişti. Halıcılar böylelikle, hem bu kilime dikkati çekiyor hem de onu eskiterek daha da değerlenmesini sağlıyorlardı.

Bütün bu antik kalıntıların yanısıra, 1398 yılında I. Beyazid tarafından yaptırılan Ulu Cami de tüm heybetiyle hala cemaatine hizmet veriyordu.

izmir_bergama_ulu_yildirim_camii

 

ESKİ BERGAMA

Yukarıda anlattıklarım antik Bergama’nın çok kısa bir özetiydi. Daha anlatacak o kadar çok şey vardı ki… Örneğin komutan Gongylos’un karısı Hellas’ın, daha sonra Pers komutanlarından Memnon’un dul eşi Barsaniye’nin yönetimindeki dönemler hakkında, kimbilir ne aşk ve entrika romanları yazılırdı. Hele kentin dokuz bin talentten oluşan hazinesini koruyan Tieionlu Philetarios’un öyküsü, başlı başına bir kitap olurdu. Size verebileceğim tek ipucu, Philetarios’un bir cenaze töreni sırasında sıkıştırılmaktan ötürü hadım olduğu ve Lysimakhos’un karısı Arsione ile aralarındaki didişme olabilirdi.

İkinci bölümde anlatacağım eski Bergama, insanı içine çekiyor, sarmalıyor ve huzur veriyordu. Antik çağ Bergaması’nın kurulduğu dağın eteklerinde yer alan bu mahallelerdeki daracık sokaklar ve rengarenk aşı boyalı evler, birer tablo görüntüsündeydi. Pencere içlerine, dam kenarlarına tenekeler içinde begonyalar yerleştirilmişti. Kırmızılı, yeşilli, sarılı, pembeli, morlu duvarların bazılarına da sarmaşık sardırılmıştı. O daracık sokaklardaki küçücük dükkanlarda, tamirciler, kuruyemişçiler, nalbantlar, küçük fırınlar, kolonya kokan berber dükkanları, terziler mesleklerini sürdürüyorlardı.

Eski Bergama’nın “ünü büyük dükkanı küçük” köftecisi Pala’da, kendime adeta ziyafet çektim. Kimyon ön planda olmak üzere, diğer baharatların ahenkli karşımıyla lezzetlenmiş yassı köftelerin tadını hala unutamadım.

YENİ BERGAMA

Biraz ilerideki yeni Bergama ile eski Bergama sanki aynı dönemleri yaşamıyorlardı. Yeni Bergama için yazacaklarım öyle uzun uzun şeyler değildi. Orada hiçbir özelliği olmayan bakımlı bakımsız apartmanlar, kentlerde görmeye alıştığımız mağazalar, bol bol kuyumcu dükkanı ve bildik trafik gürültüsü vardı. Yani yeni Bergama, benim gibi kentten gelen insana pek bir şey ifade etmiyordu.

Krallıktan kaymakamlığa doğru uzanan Bergama’nın kısa öyküsü böyleydi. Tarihle içiçe olan bu ilçeyi şimdiye kadar görmediyseniz, çok şey kaçırdığınızı söyleyebilirim.

PAYLAŞ