Bahar gelince yerimde duramıyorum nedense. Bazen yakın bazen uzak ama mutlaka lezzetli rotaların peşine düşüp, bir süreliğine gözlerden uzak kalıyorum. Bu kez rotamın üzerinde Fransa’nın damak çatlatan adresleri vardı.

Havaalanından kiraladığım araba ile önce Bordeux’un çevresinden dolanıp, Gironde ırmağı ile okyanusun arasında kuzeye tırmanan dar yola saptım. Yolun başlangıcından itibaren yapraklanmaya başlayan bağlar da göründü. Bu topraklar birkaç yüzyıldan beri bu bağlara kucak açmış, onları büyütmüş, katmanlarındaki tüm lezzetleri üzüm salkımlarına doldurmuştu.

Asmalar yeni yeni yapraklandığı için, bağlar yeşil bir denizi andırıyordu. Rüzgarla dalgalanan bu yeşil denizin en lezzetli kızı tabii ki Cabarnet Sauvignon üzümüydü. Ama diğer kızları da göz ardı etmemek lazımdı; Cabarnet Franc, Malbec, Merlot, Petit Verdot, Muscadelle, Sauvignon Blanc. Bu baştan çıkarıcı kızlardan, yılda yaklaşık 700 milyon şişe şarap üretiliyordu.

Tabelaların işaret ettiği yöreleri çok iyi biliyordum. Yıllardan beri şarap yolculuklarımda hep önüme çıkan isimlerdi bunlar: St. Estephe, Pauilac, St. Julien, Listrac, Moulis… Hele hele şatoların yollarını gösteren tabelaları okudukça heyecanlanıyordum. Bu şatoların bağlarında dünyanın en lezzetli şaraplarının üretildiğini biliyordum: Şato Margaux, Şato Palmer, Şato Lagrange, Şato Mouton-Rothschild, Şato Latour… Kiminden birkaç yudum, kiminden birkaç kadeh olsa da bunların hemen hepsinin şarabını tatmıştım.

 

ÖNÜM ARKAM ŞATO

İlk duraklamayı Margaux kasabasında yaptım. 2-3 katlı taş evlerin arasındaki daracık sokaklarda yürüdüm. Sokakları aşıp, ünlü Margaux şatosuna geldim. Sarı benizli bir şatoydu. Çünkü hem kendisi hem çevresindeki sıkımhaneler, depolar hep sarı badanalıydı. Bağların içinde yürümeye başladım. Etrafta çıt çıkmıyordu. Taze yapraklar, okyanustan kopup gelen serin rüzgarla oynaşıyorlardı.

Bağlarda yürümek beni acıktırdı. Soluğu kasabanın en lezzetli lokantasında aldım: “Pavillon de Margaux”. Bağ manzaralı bir masaya oturup yemeğimi ısmarladım. Önden ev yapımı ördek ciğerinin tadına baktım. Ana yemek için ise yanında taze patates ve mevsim sebzeleri bulunan ördek göğsü istedim. Yemeği iyi bir şarapla taçlandırdım: Grand Cru Classe en 1855, “Şato Branaire-Ducru, 1999”.

YILDA 500 LİTRE ŞARTI

Yemekten sonra yörenin diğer ünlü şatosu olan Palmer’e gittim. 19. yüzyılda yapılan bu şato, daha sonra İngiliz general Charles Palmer’e satılmıştı. Şatonun sahibesi dul bayan Maria Brunet de Ferriere, satış şartnamesine, “ölünceye kadar kendisine her yıl 500 litre şarap verilmesi” şartını da koydurmayı ihmal etmemişti.

“Şarap Yolu”, şatoların, bağların arasından döne dolaşa beni Pauillac’a kadar götürdü. Burada üretilen şaraplar, dünyanın en fazla yıllanabilen şaraplarıydı. Dünyanın en pahalı şaraplarını üreten şatolar da bu bölgedeydi: Şato Latour, Şato Lafite ve Şato Mouton-Rothschild.

Medoc bölgesindeki gezintimi ikindinin biraz sonrasında tamamlayıp, direksiyonu bir başka şarap bölgesine, St. Emilion’a doğru çevirdim. Bordeux bölgesinin bu bölümü (Gironde Nehri’nin sağ yakası) uzun yıllar gözlerden uzak kalmıştı.

St. Emilion’da beni önce şarap evlerinin ilanları karşıladı. Neredeyse her boşluğa bir ilan tabelası dikilmişti. Hepsinde davetkar cümleler yazılıydı. Arabayı park ettikten sonra bir acele kendimi dar sokaklara attım. St. Emilion alımlı bir kasabaydı. Akdenizli bir havası vardı. Parke taşı döşeli sokakları, damları siyah arduaz taşı veya oluklu kiremit kaplı taş evleriyle bozulmamış bir ortaçağ kentiydi. Bu küçücük kasabada tam 98 tane şarap satan dükkan olduğunu öğrenmek beni şaşırttı. 

BAŞTAN ÇIKARTICI TATLILAR

Şarap tadımından fırsat buldukça kahvelerde oturdum, tek parça kireç taşına oyularak yapılan şaşırtıcı kiliseyi gezdim, kasabanın ünlü tatlıları Macaron ve Caneles’lerin tadına baktım. 1600’lü yılların başından beri St. Emilion’da yapılan Macaron bir tür badem ezmesiydi. Şam Baba görünümündeki Caneles’nin ortası krem karamel benzeri bir sos ile doluydu. Bu muhteşem tatlı, pazar günleri öğleden sonra kahvelerde kırmızı şarap eşliğinde yeniyordu.

Akşam yemeği yiyecek halimi kalmamıştı ama yine de vazgeçemedim. L’envers du Decor’un (Sahnenin Arkasında) barına tünedim. Çünkü boş masa yoktu. Truffle püresi eşliğinde süt danası pirzolası yedim. Bu muhteşem yemeğin yanında ise Şato Saint Andre’nin 2003 yılı yapımı bir kırmızısını yudumladım.

Ertesi gün yörenin ünlü şatoları Cheval Blanc, Magdelaine ve Ausone’u ziyaret edip, St. Emilion ile vedalaştım. Şimdi sırada Fransa’nın kaz ciğeri diyarı Gaskonya vardı.

SARLAT’YA YILDIRIM AŞK

Kaz ve ördek ciğerinin başkenti Sarlat’ya geldiğimizde vakit öğleyi geçmişti. Peşinen söylemeliyim ki daha görür görmez bu küçük kente aşık olmuştum. Daracık sokaklarında gezdikçe de aşkım daha da derinleşti. Duvarlarına sarmaşık gülleri dal atmış, cam önlerinden sardunyaların, cam güzellerinin sarktığı, damları siyah arduaz taşı ile kapatılmış asırlık taş evler, küçük meydanlar, küçük lokantalar, kahveler beni bir ahtapot gibi sarıp sarmalıyor, sanki içlerine çekmek istiyorlardı.

Sarlat, Fransa’nın hatta Avrupa’nın görülmeye değer canlı müzelerinden biriydi. İki gün boyunca bu sokaklarda dolaştım, kahvelerde soluklandım, akşamları ise kendime kaz ciğerinin çeşitli varyasyonları ile ziyafet çektim. Zaten yörenin ünlü Monbazillac şarabının eşlik ettiği kaz ciğerinden sonra, insanın canı başka bir şey yemek istemiyordu. Monbazillac şarabı, sadece kaz ciğeri için yaratılmıştı sanki. Hiçbir yemekte içmeyi tercih etmeyeceğim bu tatlı şarap, kaz ciğeriyle öylesine uyum sağlıyordu ki, her lokmadan sonra damağımın çatır çatır çatladığını hissediyordum.

Sarlat’dan ayrılmadan önce bir kaz çiftliğini ziyaret ettim. Bu hayvanların karaciğerlerinin nasıl yağ deposu haline getirildiğini izledim. Kaz çobanı, hayvanı boğazından yakalıyor, gırtlağına huniyi sokuyor ve mısır tanelerini boşaltıyordu. Bu vahşi yöntemle hayvana günde bir kilo mısır tanesi yediriliyordu. Yetiştirici, kazın ciğerinin her gün 100 gram yağ bağladığını, bu işlemin 35 gün sürdüğünü anlattı.

Dönüş yolunda kendimi biraz daha ağırlaşmış hissettim. Öylesine lezzetli yemekler yemiş, şaraplar içmiştim ki, bu ağırlık yüzünden hiç pişmanlık duymuyordum.

Bordeux Mutfağı

Çok etkileyici şaraplara sahip olan Bordeux Bölgesi, ünlü Fransız mutfağının alt sıralarında yer alır. İnanılmaz lezzette şaraplar üreten bu bölge, yemek konusunda palanda kalmıştır. Bazılarına göre bunun nedeni İngiliz etkisidir. Çünkü Bordeuxlular, 1152 yılından itibaren tam 300 yıl İngiliz halkı olarak anılmışlardır. Bu süre içinde iki ülke arasındaki bağlar çok güçlenmiş, kültürler iç içe geçmiştir. Bu kültür alış verişinde mutfak konusunda maalesef ki İngilizler daha ağır basmıştır.

Bu teze karşı çıkan pek çok Bordeuxlu, bu basit mutfağın nedenini, bölge halkının bağlarda çalışmaktan yemek yapmaya vakit bulamamalarına bağlarlar. Onlara göre, üstünde karemelize soğanlarla servis edilen az pişmiş biftek, ev yapımı sosis patesi, lokal midyeler, yağlı yılan balığı ve kırmızı şarapla pişen caserol, üzüm bağlarının çevresinde otlayan kuzuların pirzolası, Bordeux şaraplarının en lezzetli eşlikçisidirler.

Ben, yemekte esas malzemeyi bastıran sosu pek sevmediğim için, Bordeux mutfağını pek lezzetsiz bulmadım. Yalın tatların, şarapla daha iyi eşleştiğine inandığımdan, bu basit mutfağın Bordeux’ya yakıştığına karar verdim.

PAYLAŞ