Selanik’e THY’nin tarifeli uçağı ile gittim. Uçuş 50 dakika sürdü. Yani göz açıp kapayıncaya kadar Selanik’e ulaştım.

İkinci gelişim olmasına rağmen, İ.Ö 316’da kurulan ve Büyük İskender’in kız kardeşi Thessalonike’nin adını alan kent hakkında bildiklerim bölük pörçüktü. Örneğin: 1430’da II.Murat tarafından ele geçirilerek, Osmanlı sancağına çevrildiğini; İspanya’dan gelen 20 bin Yahudi’nin yerleşmesiyle, önemli bir Yahudi merkezi haline geldiğini; Selanik’te üretilen çuha ile yeniçerilerin giysi gereksinmelerinin önemli ölçüde karşılandığını, İttihak ve Terakki Cemiyeti’nin merkez olarak bu kenti seçtiğini, Mustafa Kemal’in bu kentte doğduğunu biliyordum. Ama bunları biliyorum demenin Selanik’i tanımakla eşdeğerli olmadığının da farkındaydım. Onu koklamak, tadına bakmak, sokaklarını arşınlamak, insanlarıyla konuşmak, ruhunu kavramak gerekiyordu. İlk gelişimde çok kısa kalmıştım. Onun için, bilgi dağarcığıma Selanik’ten çok az şey koyabilmiştim.  Bu sefer de fazla kalmayacaktım. Onun için gördüklerimle yetinmeye karar verdim.

Otele eşyalarımı bırakıp, sokağa çıktığımda ufuk kızarmaya başlamıştı. Bütün Akdeniz’de olduğu gibi, Selanik’e de gece geç geliyordu. Akşam yemeği için 22.00’den önce masaya oturulmuyor, ancak sabaha karşı evli evine köylü köyüne dönüyordu.

Ana caddeden bir sokağa, sokaktan kıyıya doğru indim. Ara sokaklar İstanbul’daki Nevizade Sokağı benzeri bir manzara sergiliyordu. Bizim eğlence semtlerimizde kaldırımlardan masalar kaldırılırken, burada sokaklara taşan masalar tıklım tıklım doluydu. Garsonlar, ellerindeki büyük tepsilerdeki tabakları masalara dağıtma telaşındaydı. Hava buram buram kızartma, anason, şarap ve bira kokuyordu.

Gördüklerim beni çok şaşırttı. Çünkü Yunanistan’ın iflas ettiği söyleniyordu. Maaşlar kesiliyor, insanlar işsiz kalıyor, Atina her gün savaş meydanına dönüyordu. Ben bu krizden etkilenmiş, sessiz soluksuz bir Selanik göreceğimi sanıyordum. Yanılmışım. Ekonomik kriz henüz buraya gelmemişti.

Aristoteles Meydanı’nı geçip, denize yaklaştıkça, Selanik tanıdık gelmeye başladı. Sanki İzmir’deydim. Önce ikinci kordonu geçtim, sonra birinci kordon ve denizi gördüm. Kıyı boydan boya kahvelerle doluydu. Güç bela bir masa bulup oturdum. Gözüm çevreye alışınca, kordonun bitimindeki Beyaz Kule’yi fark ettim. Kule, Despina Pandazi’nin, “İstanbul’un Kızı Selanik” de yazdıklarını aklıma getirdi:

“Beyaz Kule’ye baktıkça, yine fırçalarıma sarılmak, Rumeli Hisarı’nın, Avrupa kulesinin resmini yapmak geliyor içimden. Stratejik önemini yitirince, onu da Beyaz Kule’ye yaptıkları gibi hapishaneye dönüştürdüler. Lanetlenmişe benziyorlar, ikiz kardeşler gibi.”

Ertesi gün erkenden, önce Türk konsolosluğuna gittim. Yeni konsolos Tuğrul Biltekin’in anlattıklarını dinledikten sonra, konsolosluk binasının bahçesinde yer alan Atatürk’ün doğduğu evi gezdim. Konsolos’la vedalaşıp yan sokaktaki Büyükada kahvesinde, bir Türk kahvesi eşliğinde bir süre soluklandım. Tavla oynayanlar, pul sesleri, Büyükadalı bir kahveci, usulüyle yapılmış bir fincan kahve, bize benzeyen insanlar… Sanki Türkiye’deydim.

Sonra yine sokakları arşınlayarak kordona vardım. Gecenin karanlığı yerini sabah pusuna bırakmıştı. Sahil kahveleri henüz ayılmamıştı. Aheste adımlarla Beyaz Kule’ye kadar yürüdüm. Selanik’in eski ve yeni tüm fotoğraflarında kendine yer bulan kulenin tepesine tırmanıp kenti yüksekten seyrettim. Bildik, yabancı olmayan, bize benzeyen, şaşırtmayan bir kentti Selanik.

Yeni Selanik’te, modern binaların arasında dolaştım. Kentin sırtlarını çevreleyen surlara çıkıp, çevredeki Osmanlı’nın izlerini aradım. Birkaç restore edilmiş cumbalı ev dışında pek bir şey bulamadım. Halbuki 1900’lü yılların başında buraların Türk mahallesi olduğunu biliyordum. O dönemin gezginlerinin yazdıklarından derlediğim notlarda, bu mahalleler şöyle tasvir ediliyordu:

“Kopardıkları patırtı ile herkesi rahatsız eden boş ya da dolu el arabaları, bir evliliğe giden laternalar, sütçüler, sebze satıcıları, yüklü eşekleri ile kasaplar aynı sokaklarda dolaşıyordu. Berberler taburelerini sokağa koyuyor ve gevşek, uyuşuk bir hareketle ağaların sakalını kesiyor ya da keskin bir ustura ile saçlarını tıraş ediyorlardı. Tıraştan kalkanlar, Türk kahvesine gidiyor, bağdaş kurarak divanlara oturuyor, geniş ağızlı ve kulpsuz fincanlardan kahvelerini içiyorlardı…”

Surların olduğu yerden Selanik, denize doğru açılan bir istiridyeyi andırıyordu. Tekrar aşağıya inip, ara sokaklara daldım. Çarşı’da Yunanlılarla ne kadar benzeştiğimizi bir kez daha gördüm. Özellikle Kapani Çarşısında dolaşırken gözüme hep bildik görüntüler çarptı. Balıkçılar, sokağın ortasında et ayıklayan kasaplar, vitrinlerinden işkembe sarkan sakatatçılar, baharatçılar, tezgahlarını rengarenk sebzeler süslemiş manavlar, ucuz Çin işi eşyalar satan seyyar satıcılar, çiçekçiler… Çarşıda en çok zeytin tezgahlarında oyalandım. Hurma zeytininden, kalamatadan, kırma yeşil zeytinden, Girit zeytinyağından yine Girit’in leblebi büyüklüğündeki yeşil zeytininden makul miktarlarda aldım.

Türkiye’ye dönerken, Selanik’in tadının yine damağımda kaldığını hissediyordum.

PAYLAŞ