Manyas Gölü’nün sessiz kıyıları

Üçüncü gölüm Manyas’tı. Gölü gezmeye yine Kuş Cenneti’nden başladım. Burası Uluabat’a göre daha organize bir yerdi. Yürüme yolları, kuşları anlatan tabelalar ve oklarla, gezenlere kolaylıklar sağlamıştı. Ama ben yine, bir kaç serçe dışında kuş görmeyi başaramadım. Gölü çepeçevre dolaşıp uzun hafta sonunu bitirmeyi planlamıştım. Önce Manyas kasabasına uğrayıp, oradan geleneksel alışverişimi yaptım: Manyas Peyniri, kaymak tadında lor peyniri, kaşara benzer diğer bir peynir… Sonra sırasıyla Satur, Hamamlı, Kocagöl, Gölyaka, Bereketli, Doğruca köylerini geçerek göl turumu tamamladım.

Mazdam İstanbul’a doğru akıp giderken, tüm vücudumu tatlı bir yorgunluğun sardığını hissetmiştim.

Batı’da yayınlanan gazetelerin gezi eklerine sıklıkla bakarım. Orada en çok hoşuma giden yazılar, köşede bucakta kalmış küçük köyler ve kasabalar hakkında yazılanlar olur. O küçük kasabanın özel yemeği, lokantası, içeceği, kahvesi, gölü, nehiri ballandıra ballandıra anlatılır. Bu yazılar genellikle güzel fotoğraflarla süslenir. O fotoğraflara bakıp düşler kurarım. Ve kurduğum düşlere inanıp, orada yazılan köy ve kasabaların benzerlerini bulacağımı umarak yollara düşerim. Bu yolculuğum da onlardan biriydi. Her zaman olduğu gibi, bir kaç küçük güzellik dışında yine düş kırıklığına uğradığımı itiraf etmeliyim. Hiç bir mimari kurala uymayan, gelişi güzel yapılmış evler, çamurlu sokaklar, lokantasız, kahvesiz kıyılar… Romantizmden uzak, sert ve renksiz çizgiler… Ama ben yine de bıkmadan usanmadan düşlerimin peşinde koşmaya devam edeceğim.

PAYLAŞ