Zigana’da yaz üşümesi

Bu kez Mazdamla biraz uzaklarda, Karadeniz’de yemyeşil bir yolculuğa çıktım. Gümüşhane’den başlayan bu yolculukta müthiş görüntülerle karşılaştım. Ama beni en çok etkileyen Ziganalar oldu. Ana bölümü Gümüşhane ve Trabzon illeri içerisinde kalan, alçala alçala Giresun’da, Harşit Çayı’nın doğusunda denize dalan bu dağ sırası, konuklarına öylesine güzel görüntüler sunuyordu ki, zirvelerine tırmananları, yaylalarında dolaşanları kendine aşık ediyor. Tıpkı beni ettiği gibi.

Bu devasa kütlenin zirvesinin adı Deveboynu Tepesi’ydi. 3 bin 82 metreyle insanın nefesini kesiyor, başını döndürüyordu. İnsan orada kendini kuş olup uçacakmış sanıyordu. 2 bin 800 metreyle Ziyaret Tepe’si diğer yüksek noktasıydı. Bu iki tepenin arasında, Taşköprü Yaylası’nda arabamı durdurup, dağın tüm güzelliklerini doya doya seyrettim. Taşköprü, Deveboynu Tepesi’ne ve de bu dağlardaki tek buzul göl olan Çakılgöl’e oldukça yakındı. Daha da önemlisi Yağmurdere, Şaphane, Kayabaşı gibi özgün köylere, antik sayılabilecek Santa harabelerine kolayca ulaşılabilinecek bir mesafedeydi. Bu arada yaylaya adını veren ve bir zamanlar yaz aylarında üzerinden İpek Yolu kervanlarının geçtiği söylenen küçük taş köprüyü de unutmamak gerekiyordu.

Yağmurdere, bu dağlardaki pek çok köy gibi o da hem yüksekte, hem de çok güzel daracık bir vadide yer alıyordu. Onun özgün yanı ise hoş bir ahenk içinde bir yamaca dizilmiş olan eski evleri ve o evlerin alabildiğine yüksek çatılarıydı. Yazın sokaklarda tezeklerin hazırlanması ve kurutulması ilginç görüntülere sahne oluyordu. Taşköprü yaylasında, dağın bin bir otuyla beslenen hayvanlarının eti, damakları çatlatacak kadar lezzetliydi. Ama ete dalıp, “Guguvaga” denilen mantar yemeğini unutmamak, mutlaka tatmak gerekiyordu.

Santa Harabeleri

Zigana Dağları’nın kuzeydoğu yamacında, Rumlardan kalma Santa harabeleri uzanıyordu. Tapköprü’den oraya gidene kadar bazen yaylaların içinden geçiliyor; bazen de köyler çok uzaklardan izlenebiliyordu. Hepsi de yalancı bir cennetti sanki. Çünkü hepsi bin bir tür çiçekle süslenmişti. Bu köyler biz kentlilerin düşlerindeki köylere çok benziyordu.

Birkaç mahalleden, üç yüzü aşkın evden, kiliseler ve resmi binalardan oluşan Santa harabeleri, Yanbolu Vadisi’nin ormanlarla kaplı yemyeşil yamaçlarına dağılmış durumdaydı. Geceyi Zigana Dağları’nın kuzey yamaçlarındaki yerleşimlerden biri olan Coşandere’de geçirmek gerekiyordu. Çünkü buradan, Değirmendere’nin kollarını açtığı Meryem Ana, Maçka ve Galyan vadilerine ulaşmak çok daha kolaydı. Ormanlarla kaplı bu vadiler, doğal güzelliklerinin yanı sıra Trabzon’un üç önemli manastırını, herkesin iyi bildiği Sumela ile daha az tanınan Kuştul ve Vazelon’u barındırıyordu.

HAMSİKÖY SÜTLACI

Ünlü Hamsiköy, Karadeniz’e dağılan bin bir çeşit kumaşı, baharatı, kokuyu ve nesneyi Trabzon’a indiren kervanların izlediği eski Zigana yolu üzerindeydi. Yeşil ormanların arasında kaybolmuş olan güzelim köyde artık modern dönemin taşıtları mola vermiyordu. Tüm unutulmuşluğuna rağmen kimse Hamsiköy’ün sütlacının üstüne sütlaç yapamıyordu hala. Bu, tüm Karadeniz’de böyle biliniyordu. Hamsiköy’ün sütlacının ünü nereden geliyordu?

Bu işin üstadı Osman Güner’e göre sütlacın sırrı sütteydi. Sütün sırrı ise Ziganalar’ın havasında, mis gibi kokan rüzgarında, çeşit çeşit çiçeğindeydi. Bu otu yiyen hayvanın sütü diğer hayvanların sütüyle kıyas bile kabul etmezdi.

Zigana Dağları’na adını veren Zigana Geçiti’nin tarihi eskilere dayanıyordu. Onun sayesinde Karadeniz kıyıları Erzurum-Kars platosu üzerinden İran’a bağlanıyordu. Geçit, deniz seviyesinden 2 bin 30 metre yüksekteydi. Maçka-Zigana ve Zigana-Torul arasında dik yokuşlar, sert ve keskin dönemeçler yılın büyük bir bölümünde sis, kışın da kar altında kalıp, geçit vermiyordu. 1990’lı yıllarda hizmete giren tünel ve yeni yolla birlikte biraz insafa gelmiş, yolcuların korkulu rüyası olmaktan çıkmıştı.

Bu aşılmaz geçit son yıllarda çevre illerin piknik yerine dönmüştü. Yol kenarına “kendin pişir kendin ye” lokantaları sıralanmış, mangalların üstüne lezzetli etler dizilmişti. Çoluğunu çocuğunu kapan buraya et yemeye koşturuyordu.

Hayal adacıkları

Ziganalar’ın batı bölümünde de akarsular her yanı oymuştu. Yamaçları bazen havada uçan bir kağıt parçası gibi döne döne, kıvrıla kıvrıla iniyordum. Kahveleriyle, teneke kaplı evleriyle sislerin arasından birden bire karşımıza çıkan yaylalar, hayal adacıkları gibi görünüyordu. Yollar ise örümcek ağlarından daha karmaşıktı. Bulmak için kaybolmak ilk koşuldu sanki.

Derinoba’nın Sakaltutan mevkiinde insanlar kayalara oturmuş, önlerindeki vadiyi kalın bir yorgan gibi örten sis bulutunun rüzgarla dansını izliyorlardı. İlk kez görüyormuşçasına hayran hayran, konuşmadan bakıyorlardı. Aslında her zaman gördükleri manzaraydı ama, bu güzelliğe bakmaya bir türlü doyamamışlardı. Zingana zirvelerinde sislerin, bulutların, rüzgarların arasında dolaştık durdum. Dağarcığımızı bilmediğimiz çiçek, yayla, köy isimleriyle doldurdum.

PAYLAŞ