Kuzey Avrupa ülkelerinde neredeyse tümü karanlık ve yağışlı geçen uzun bir kıştan sonra ilkbahar sevinçle karşılanır. İnsanlar ilk önce gri bulutların arasından yavaşça kendisini göstermeye başlayan güneşi, sonra da masmavi gökyüzünü görünce kendilerini dışarıya atarlar. İngilizler şehrilerine cömertçe serpiştirilmiş yemyeşil parklara, Fransızlar kaldırım kafelerine, Almanlar da bira bahçelerine akın ederler. Bizim kışımız da pek günlük güneşlik değildir. Belki ilkbaharımız daha erken gelir ve birkaç gökgürültülü sağanak dışında daha güneşlidir. Ama ilkbaharda güneşin kendisini göstermesiyle kış soğuğundan yorgun düşmüş vücutlarımızı ısıtmak için akın edebileceğimiz parklarımız şehrilerimizde pek yok. Paris’teki gibi kaldırım kafelerine gelince, belediyelerimiz nedense çoğu yerde bize bir kaldırım kafesinde oturup soğuk bir bira veya serin bir roze şarabın keyfini çıkarmayı çok görüyor. Hal böyle olunca Almanya”daki gibi bu yıl iki yüzüncü yıllarını kutlayan bira bahçelerimiz de tabii ki yok.

Sosis ve salamın ağırlıkta olduğu mönüler var

İki yüz yıl önce, daha elektriğin, soğutmanın olmadığı zamanlarda, Bavyera’daki biracılar kışın üretip yaz boyunca satacakları biraları fabrikaların altındaki mahzenerde serin kalsınlar diye fabrikalarının etrafına ıhlamur ve kestane ağaçları ekerlermiş. Evlerinde içmek üzere bira almaya gelen müşteriler de bahar ve yaz aylarında daha evlerine gitmeden birkaç şişeyi açıp ağaçların gölgesinde keyif yaparlarmış. Bunu gören zamanın Bavyera kralı I. Max 1812 yılında bira fabrikalarının bahçelerinde müşterilerine bira ve ekmek satmasına izin veren bir kanun çıkarmış. Zamanla müşteriler ekmeklerine katık olacak yemekleri de yanlarında getirmeye başlamışlar. Ihlamur ve kestane ağaçlarının altına tahta masalar, banklar atılmış ve ortaya iki yüzyıl boyunca dünyaca meşhur olacak olan “Biergarten”, “bira bahçesi” çıkmış.

İlk yıllardaki müşterilerin bira bahçelerine yanlarına yemeklerini alarak gelmeleri geleneğini sürdüren Biergarten”ler hâlâ var, ama büyük çoğunluğu sosis, salam ve jambon gibi şarküterilerin ağırlıkta olduğu mönülerini sunuyorlar. Bavyeralıların harika bir kelime ile özetledikleri “Gemütlichkeit”, yani aynı masayı paylaşan yabancılar arasındaki misafirperverlik, hoşgörü ve bira eşliğinde gelen keyif bir gelenek halinde 200 yıldır sürdürülüyor.

Saflık kanununa göre üretilmesi önemli

Münih”te hâlâ üretimini sürdüren yedi bira fabrikasının neredeyse hepsinin bira bahçeleri var. Münih”e yolunuz düşerse her ne kadar en sevdiğim Münih birası Augustinerbräu”un Edelfass”ı ise de bira mahzenlerinin ve bira bahçelerinin en ünlüsü olan Hofbräuhaus”a gitmeyi ihmal etmeyin. Münih biraları aynı Pilsen biraları gibi sarışın biralardır, onun için sipariş ederken de “Helles”, yani “açık renkli” demeniz gerekir. Pilsen biralarının iyilerinde şerbetçi otunun lezzetli acımtrak tadı hissedilir. Helles ise daha maltsı, hatta ekmeksi bir tada sahiptir ve çok rahat içimlidir. Ve en önemlisi “Reinheitsgebot”, yani “saflık yasası”na göre üretilirler. Münih”teki bira fabrikalarının çoğunun yarım bin yılı geçen geçmişleri vardır. Bu kadar uzun bir tarih de tabii ki ancak gelenekler ve kurallar ile sürdürülebilmiştir. 1516 yılında gene bir Bavyera kralının çıkarttığı Reinheitsgebot dünyanın tüketiciyi koruyan ilk kanunlarından birisidir. Aslında bira satış fiyatlarını ve şeklini bile kontrol altına alan “saflık kanunu”na göre bira yapımında su, arpa ve şerbetçiotu dışında herhangi bir şeyin, katkının kullanılması yasaktır. Biranın olmazsa olmazı maya, bu üç hammadenin içinde Pasteur”ün 19. yüzyılda mikro organizmaları keşfine kadar bilinmediğinden yer almaz. Ama Bavyera başta olmak üzere bütün Almanya”da bira hâlâ bu 500 yıllık kanuna göre sadece su, arpa, şerbetçi otu ve maya kullanılarak yapılır. Almanlar iyi bir bira için bunlar yeterlidir derler. Konu bira ve Almanlar olunca tartışmak bizim ne haddimize?

Konuk Yazar Teoman Hünal

 

PAYLAŞ