Ege’nin sert rüzgarlarına karşı, Ayvalık’a siper olmuş birkaç isimli bir ada… En çok bilineni; Cunda. Bir açıklamaya göre bu adın kaynağı, Piri Reis’in “Kitab-ı Bahriyesi”nde bahsedilen Yunan adalarıydı. Diğer bir iddiaya göre ise adanın ismi, İtalyanca bir denizcilik terimi olan Cunda’dan geliyordu. Sözlüğe göre Cunda, yatay serenlerin her iki başı anlamını taşıyordu.

Adanın diğer bir adı da Alibey’di. Bu ad, Kurtuluş Savaşı’nın komutanlarından Ali Çetinkaya’ya aitti. İşgal sırasında, topladığı gönüllülerle birlikte Yunanlılara ilk kurşunu sıkan, aslen Afyonlu yarbay Alibey’in gösterdiği kahramanlıkların anısına, adanın ismi “Alibey” olarak değiştirilmişti.

Ayvalıklı Rumlar ise buraya, “Kokulu Ada” anlamına gelen “Moshonisi” adını vermişlerdi. Kayıtlarda bu adın ünlü bir korsandan geldiği yazmaktaydı. 1923 yılında yaşanan nüfus mübadelesine kadar ahalisini Rumların oluşturduğu bu adaya, ister Cunda deyin, ister Alibey. İkisi de yakışır isimlerdi.

KUYTULARDAKİ GÜZELLİK

Çevreye “Adalar Körfezi” dense çok yerinde olurdu. Cunda ve diğerleri; Maden, Yellice, Güneş, Pınar, Çıplak Kız, Balık, Kara, Yumurta. Ama bunların içinde bir tek Cunda, artık sözlüklerde yazıldığı gibi, “dört tarafı su ile çevrili” olma özelliğini yitirmişti. Cunda’ya geçmek için, şimdiki adı “Gönül Yolu” olan, denizden dolma bir yoldan önce Lale Adası’na, oradan “Türkiye’nin ilk boğaz köprüsü”nü aşarak Cunda’ya varmıştım. Ulaşım için bir deniz aracı kullanmadığımdan kendimi bir adaya gelmiş gibi hissetmemiştim.

Diğer küçük kasabalarda olduğu gibi, Cunda’da da güzellikler kuytulara gizlenmişti. Her ne kadar 1944 yılındaki depremle yapıların büyük bir bölümü yerle bir olmuşsa da, daracık sokaklardaki güzellik, her türlü vurdumduymazlığa rağmen kendisini korumayı bilmişti. İki kişinin yan yana yürüyemeyeceği kadar dar sokaklarda, Sarmısak taşı, tuğla ve kireçle yapılmış iki veya üç katlı evler, buraların geçmişteki yaşamı hakkında ipuçları veriyordu. Bu güzel evlerin arasına sıkışmış yıkık dökük binalar ise eskinin hüznünü yansıtıyordu. Dış yüzeylerde uçuk sarı, uçuk vişne, uçuk pembe, uçuk mavi gibi pastel renkler tercih edilmişti. Çocukların şen kahkahalar atarak ve arada bir bana “Hello” diyerek koşturdukları bu şirin sokaklarda, yeni yaşantılar sürmesine rağmen, paletteki en önemli rengin yok olduğunu hissedebilmiştim.

YIKIK KİLİSELER

Okuduğuma göre, Adadaki kiliseler ve manastırlar, ayakta kalmakta evler kadar başarılı olamamışlardı. İlk inşa edilen kilise Ayia Triada’nın, Bakkal Sokağı’nın sonundaki yerinde bugün bir boşluk yer alıyordu. Aynı sokağın başında ise Panagia kilisesinin, ayakta kalan birkaç duvarını görmek mümkündü. Diğer duvarları, 1954 yılında okul inşaatına taş temin etmek için yıkılmıştı. Yine adanın girişinde, sol taraftaki tepenin üstünde, sadece dört duvarı kalmış Ayios Yannis görünüyordu. Ayios Nikolaos, Ayios Panteleiminos ve Ayios Dimitrios kiliselerinden ise geriye hiçbir şey kalmamıştı.

Bunlardan en şanlısı, 1873 yılında yapılan ve o günden beri ayakta kalmayı başaran Taksiyarhis Kilisesi idi. Bakıcısı Girit göçmeni Zehra teyze, boynuna bağlı kalınca bir ipin ucundan sarkan paslı anahtarla kapıyı açmaya çalışırken, hikayesini de bir çırpıda anlatmıştı; Bakıcılık ona kaynanasından kalmıştı. Balıkçılık yapan rahmetli kocasına bir türlü sigorta yaptıramamışlardı. Ve bu iş için kimseden “beş kuruş” almıyordu. İçeri girince ürkmüştüm. Bir zamanların görkemli kilisesi, şimdi ortadan çatlamış bir kaç kolona dayanmıştı. Kubbesinde geniş yarıklar oluşmuştu. Duvar resimleri, tüm Anadolu’daki tarihi kiliselerde olduğu gibi kazınmış, anlamsız yazılarla örtülmüştü. Kilise, Kültür Bakanlığı tarafından 1994 yılında restore programına alınmıştı, ama o günden bugüne bir çivi dahi çakılmamıştı.

MİDİLLİ’DEKİ CAMİLER

Cunda’nın en yaşlılarından biri olan Girit göçmeni İsmet Atalay Teyze, Kemal Yalçın’ın “Emanet Çeyiz” adlı kitabında, kiliselerle ilgili bir anısını şöyle anlatmıştı: “Geçen yıllarda Midilli’ye göçmüş yaşlı bir Cundalı geldi. Evlerini bulmuş, virane olmuş… Kiliseyi görmüş, harabe olmuş… Geldi pansiyona, ağladı çocuk gibi…’Gelin bakın Midilli’ye… Camileriniz aynı bıraktığınız gibi… Terlikleriniz çıkardığınız yerde durur’ dedi.

Adanın manastırları da aynı akibete uğramışlardı. Bunlardan ayakta kalmayı başarabilen Ayışığı Manastırı da, Adanın Midilli’ye doğru uzanan, zeytin ağaçlarıyla kaplı Pateriça (koltuk değneği) bölgesinde yer almıştı.

GÜNEŞİN BATIMI

Cunda’nın sahili, bütün sahiller gibi yaşamın odaklandığı mekandı. Bu mekanın merkezi de “Taş Kahve” olmuştu. Balıkçılar onun gölgesinde ağlarını onarıyor, randevular onun önünde veriliyor, en lezzetli Adaçayı yine orada içiliyordu. Hatta yeni adalılardan Bedri Deren, Giritli, Midillili yaşlılarla, Cundalı yaşlıları bu kahvede buluşturup, “Domino Yarışması” yapmayı düşlemiş bu konuda benden yardım istemişti.
Güneşin batımına yakın, kıyıdaki meyhanelerin masalarına örtüler örtülüyor, birbirinden lezzetli mezeler eşliğinde, çeşitli bahanelerle kadehler tokuşturuluyordu.
Şeytan Sofrası’na çıktığımda, Cundayı uzaktan seyretmenin de ayrı bir keyif olduğunu fark etmiştim. Bütün limana yukarıdan bakan bu tepeden, bir soluk ötedeki Midilli, Cunda ve diğer adalar, Ayvalık, uzaklarda Edremit kıyıları ve zirveleri hala karlı Kaz Dağları görülüyordu. Hele güneşin Midilli arkasına bir düşüşü vardır ki, oluşan renk cümbüşünü anlatmak için bir ressam kadar renk bilgisine sahip olmak gerektiğine inanmıştım.
Adalığı, köprülerle yok edilmiş Cunda, gerek yaz tatili, gerekse haftasonu kaçışları için ideal bir adres olmuştu. Özellikle mevsim dışında gidilince, sessiz sokaklar ve kimseyle paylaşılmayan masalarda, denize barak kurulan düşler, insanı alıp başka alemlere götürüyordu.


Mezeleri seçmenin dayanılmaz zorluğu

Meyhaneler, Adanın sahilinde sıralanmış. Hepsinin önünde, içinde çeşit çeşit balık bulunan camlı soğutucular bulunuyor. Cunda’da bayat balık yeme korkunuz olmasın. Yanyana yatan balıklara baktığınızda, solungaçlarının inip kalktığını görebilirsiniz. Ben kaldığım sürece özellikle zeytinyağı, sarmısak ve limonla tadlandırılmış otlara ve diğer mezelere rağbet ettim. Balığı nasıl olsa başka yerlerde yiyebilirdim ama bu mezeleri asla. Sıra sıra dizili meyhanelerden, Ahmet- Murat Tekinoğlu kardeşlerin işlettiği Nesos’u tercih ettim. Çünkü damağına güvendiğim arkadaşım orayı tavsiye etmişti. Önüme gelen mezelerin tadına bakınca da, tercihimde yanılmadığımı anladım. Şimdi size Nesos’un mezelerinden bazılarını sıralayacağım:

Akisvedas, Ahtapot Yahni, Kaşarlı Kidonya, Sarmısaklı tereyağında kalamar yumurtası, Karadiken (Deniz Kestanesi), Kolyoz turşusu, Zoho otu, Akkız otu, Hindiba, İstifno otu, Turp Otu, Deniz börülcesi, kabak çiçeği dolması, yeşil börülce, Cunda enginarı, İç bakla, balık köftesi, deniz mahsülleri böreği, fener balığı güveci… Hepsi bu kadarla kalmıyor. Fava, ahtapot salatası lakerda, midye dolma gibi her yerde yiyebileceğiniz çeşitleri yazmadım. Ben 50 çeşit saydım. Ahmet ve Murat kardeşler, bunun yaz aylarında daha da arttığını söylüyorlar. Bu mezelerden sonra yiyeceğiniz balığı ve içeceğiniz içkiyi lütfen siz seçiverin. Ben tek buzlu, soğuk sulu rakıyı tercih ettim.

Bir de sabah kahvaltısında, yine sahildeki kahvelerden birinde ünlü ada tostunu yiyebilirsiniz. Burada dikkat edeceğiniz husus, tostun peynirinin teneke tulumu olması. Taze kaşarla yapılana yüz vermeyin.

PAYLAŞ