Gaziantep’te gezmeye sıkı bir kahvaltı ile başlamak gerekir. Örneğin güne Beyran Çorbası ile başlayabilirsiniz. Çoğu Antepli bu çorbayı içmeden aklını başına toparlayamaz. Beyran çok özel bir çorbadır. Didiklenmiş et, haşlanmış pirinç ve özel sosla yapılır. Acılı ve sarımsaklı içerseniz gerçek tadını alırsınız.

Bir başka seçenek de ciğer dürümdür. Bunun için sabah ezanında kalkmanız gerekir. Çünkü ciğer 07.00 civarında biter, tezgahlar toplanır.mehmet-yasin-antep3Gaziantepliler kahvaltıda dürüme sarılmış nohut yemeyi de çok severler. Gerçekten de hem lezzetli hem de tok tutan bir kahvaltılıktır nohut dürümü.

Bir diğer kahvaltılık ise katmerdir. Baklava yufkası inceliğinde açılan yufkanın içine ya sadece koyun kaymağı ya da kaymak, fıstık, şeker konarak katlanır. Odun fırınında kıvamında pişirildikten sonra önünüze gelir.

Kahvaltıdan sonra üstünüze tatlı bir ağırlık çöker. Onun için Tahmis Kahvesine gidip, bir dibek kahvesi içmenizi öneririm. 1635 yılında açılan bu kahve kentin simgelerinden biridir.

Tahmis’teki kahve molasından sonra mutlaka Zeugma Mozaik Müzesi’ne gitmelisiniz. Burası dünyanın en zengin mozaik müzelerinden biridir. Sular altında kalan Zeugma kentinden kurtarılan taban mozaiklerinin aklınızı başınızdan alacağından emin olabilirsiniz. Küçücük taşlarla yapılan bu mozaiklerde genellikle mitolojik öyküler anlatılmıştır.

mehmet-yasin-antep4

Müzeden çıktığınızda karnınız acıkma sinyalleri verecektir. O zaman şoföre, Karşıyaka’daki Halil Usta’ya gitmek istediğinizi söylemelisiniz.  Tekel caddesindeki Halil Usta, kentin en bilinen kebapçısıdır.

Gerçekten de kebaplar çok lezzetlidir. Özellikle terbiyeli küşleme, adeta lokumla yarışacak kadar yumuşacıktır. Halil Usta’nın bir de nar pekmezi ile tatlandırdığı tencere içinde sunduğu, kaşıkla yenen ünlü bir salatası vardır. Sadece bu salatayı yemek için gelenler bile vardır.

Halil Usta’dan sonra biraz yürüyüp, bu lezzetli etleri hazmetmek gerekir. Bunun için seçeneğiniz oldukça fazladır. Kalenin merdivenlerini tırmanıp, kente tepeden bakabilirsiniz. Kaleye kadar gitmişken, hemen yakınındaki Emine Göğüş Mutfak Müzesi’ni gezebilirsiniz.

Antep’e kadar gelmişken, Tarihi Bakırcılar Çarşısı’nı görmeden dönmek olmaz. Burası 16. yüzyıldan beri varlığını sürdüren bir mekandır. Bakır döven ustaların yanısıra yemeniciler, tesbihçiler, kutnu kumaşı, kurabiye kalıpları, dolma taşları satan dükkanlar sıralanmıştır.

Eğer yerel yiyeceklere meraklıysanız size tarihi Almacı Pazarı’nı da öneririm. Kuruluşu 1070 yıllarına kadar dayanan renk cümbüşü bu pazarda ne ararsanız vardır; Kuru sebzeler, yöre tatlıları, biber salçası, nar pekmezi, sumak ekşisi, tatlı sucuklar, baharatlar, fıstık, üzüm pekmezi, pestiller… Bu ürünlerin çoğu evlerde üretilir. Yani bu tarihi pazar, aynı zamanda ev ekonomilerine de önemli katkıda bulunur. Kimileri bu çarşıyı Mısır Çarşısı’na, İzmir’deki Kemeraltı’na benzetse de, bence buranın eşi benzeri yoktur. Ayrıca esnaf çok konuk severdir. Müşteriyi dükkanda ağırlamaktan, onunla sohbet etmekten, çay, kahve ikram etmekten çok keyif alırlar.

Akşam yemeği için size Kamil Ocak stadının karşı sokağındaki Ciğerci Mustafa’yı öneririm. Lavaşın içine çekilmiş olan ciğerlerin üstüne biraz yeşillik, biraz soğan, bolca kimyon, bir kaç damla limon suyu koyduktan sonra, dürüm yapıp afiyetle yiyebilirsiniz. “Tok karınına uyuyamam” diye hayıflanmayın. Öyle bir şey olsaydı, tüm, Antep, Urfa ve Adana uykusuzluktan ölürdü.

Ben Antep’te, gezmeli, lezzetli bir sonbahar gününü böyle geçirip, sabah uçağı ile İstanbul’a döndüm. Size de öneririm.

PAYLAŞ