Başlık size garip gelebilir ama öyle. Okuyacağınız yazıda, evinizi dilediğiniz yere götürebileceğiniz anlatılıyor. Evi hareket ettirmek için gaza, durdurmak için frene basıyorsunuz. Yani canınız nereyi çekerse, evinizi oraya park ediyorsunuz.

Bazı okurlarım, çeşitli yollarla bana ulaşarak, karavan yolculuğundan hiç bahsetmediğim için  sitem ettiler. Hatta bir çoğu, karavanla gezmediğimi düşünerek yolculuk davetinde bulundular. Doğrusu bir kaç yıl öncesine, Alaska’ya gidinceye kadar hiç karavana binmemiş, kapısından dahi bakmamıştım. Alaska’da 23 gün karavanla gezince, bu işin, deyim yerindeyse “hastası” oldum. Şimdi kendime yeni güzergahlar çiziyorum. Bu yazımda sizlerle, Alaska’da yaptığım karavan yolculuğunu paylaşacağım. Sanırım, kaplumbağa misali, evinizi sırtınızda taşıyarak gezmenin ne kadar keyifli olduğunu siz de kabul edeceksiniz.

Arabayı Anchorage kentinden kiraladım. Yanımda, fotoğrafçı arkadaşım Tamer Yılmaz vardı. Karavan, üç yataklı, otomatik vitesli bir araçtı. İçinde büyük boy bir buzdolabı, biri normal ve diğeri mikrodalga olmak üzere iki fırını, ocağı, çay-kahve makinesi, tuvaleti, her daim sıcak suyu akan duşu vardı. Isıtma ve soğutma, klima cihazı ile gerçekleştiriliyordu.

Depoyu doldurduktan sonra önüme çıkan ilk süper marketin önünde durdum. Gerekli yol haritaları, yiyecek, içecek derken alışveriş arabası tepeleme doldu: Çeşit çeşit ızgaralık et, bol bol salata malzemesi, su, süt, kahve, pirinç, makarna, sıvı ve katı yağ, baharatlar..Yani bir ev mutfağında ne bulunması gerekiyorsa hepsi alınmıştı. Kırsal kesimde başımıza ne geleceğini bilemediğim için de alış verişi bol tutmuştum.

YOLLAR BOZUK

Önce direksiyonu ülkenin güneyine kırdım. Hedefte, vahşi yaşamın en güzel örneklerini barındıran Kenai Ulusal Parkı vardı. Alaska’da asfalt yol sayısı pek fazla değildi. Haritada otoyol diye görünen yollar bile toprak veya stabilizeydi. Onun için hız yapmanın olanağı yoktu.

Bir kaç saat yol aldıktan sonra önümüze yarısı buzlarla kaplı bir göl çıktı. Karavanı manzaranın en güzel olduğu bir köşeye çektim. Araba kullanmadığı için mutfak işlerini üstlenen Tamer hemen kahveyi koydu. Arkadaki yatak-koltuklara uzanıp, manzarayı seyrederek kahvelerimizi içtik.

İşte o an karavanın ne kadar keyifli bir araç olduğunu kavradım. Yemek yemek, bir şeyler içmek için yer aramaya gerek yoktu. Canın nerede istiyorsa, orası hem lokanta hem kahve oluyordu. Tekrar yola koyulduk. Kenai’ye yaklaştığımızda öğle olmuştu. Yoldan ayrılıp ormanlık bir alana girdik. Meydanlık yerde durup, yemek hazırlığına başladık. Öğle için makarna ve salata yeterliydi. Masayı çimenlerin üstüne kurup, karnımızı doyurduk. Yemekten sonra da yataklarımıza uzanıp, kısa bir şekerleme yaptık.

Kenai Ulusal Parkı oldukça büyük. Bir günde gezip tüketmek mümkün değil. Akşamın geç saatlerine kadar kah karavanla, kah yürüyerek mümkün olduğunca çok şey görmeye çalıştık. Haziran ayının ikince haftası orada olduğumuzdan hava güneşli, her yer yemyeşildi. Ayrıca güneş batmak da bilmiyordu. Gece yarısına doğru gökyüzü mor renge bürünüyor, bir kaç saat sonra güneş tekrar yükselmeye başlıyordu.

PARKTA ZİYAFET

Akşamın geç saatlerine doğru bir karavan parkında mola verdim. Tamer, etraftan topladığı odunlarla mangalı yaktı. Ben de güzel bir salata yaptım. Daha sonra, dana pirzolalarını marinattan çıkartıp, ızgaranın üstüne dizdim. Ben onları alt üst ederken, Tamer kaşla göz arasında patates kızarttı. Tüm bunların yanına, bir de Zinfandel marka kırmızı Kaliforniya şarabı açınca masanın dekoru tamam oldu. Böylesine keyifli bir akşam yemeğini çok az yedim dersem yalan olmaz.

Sonra etrafı toplayıp, kuş seslerini, ayı homurtularını dinleyerek uyumaya çalıştık.

Ulusal parkta kaldığımız bir kaç gün hep böyle geçti. Canımız nereye isterse kampımızı orada kurduk, dilediğimiz yemekleri yaptık, hoşlandığımız manzaraları seyrettik. Yani karavan sayesinde vahşi doğada lüks içinde yaşadık. Sadece bir sabah, deprem oluyor diye yataktan fırladım. Araba beşik gibi sallanıyordu. Pencereden bakınca korkum bir kat daha arttı. Alaska’nın ünlü ayılarından biri, arabanın tamponuna sürtünerek sırtını kaşımaya çalışıyordu. Ayağa kalkınca boyu iki metreyi aşan bu dev ayı, arabayı neredeyse devirecekti. Neyse ki kaşınması fazla uzun sürmedi.

KARAVAN PARKLARI

Kenai Parkı’ndan sonra başka rotalara saptık. Her karavan parkı tam teşekküllü olmadığı için, iki günde bir büyük parklarda konaklıyorduk. Buralarda, tuvalet tanklarını boşaltıyor, eksilen suyumuzu tamamlıyor, çamaşırımızı yıkıyorduk. Hayatımın en büyük karavanlarını buralarda gördüm. Kimi tırdan, kimi otobüsten, kimi kamyondan karavan yapmıştı. Hiçbirinin dayalı döşeli apartman dairelerinden farkı yoktu. Karavanlarda mutlaka bisiklet, motosiklet, kayık gibi yardımcı ulaşım araçları da bulunuyordu. Kamp yerinden kente alışverişe veya gezmeye gitmek için bunlar kullanılıyor, göllerde ve ırmaklarda kayık sefası bile ihmal edilmiyordu.

Kamplarda esas eğlence akşamları oluyordu. Kampın hoparlöründen, hangi karavanın parti düzenlediği, herkesin davetli olduğu anons ediliyordu. Mangalını, yemeğini, içikisini kapan o karavanın olduğu bölüme gidiyor, hep beraberce yenip içilip danslar ediliyordu. Karavancıların hemen hepsinin, orta yaşı çoktan geride bırakmış emekliler olduğu dikkatimi çekti. Daha sonra, Amarika’da gezgin nüfusun büyük bölümünü emeklilerin oluşturduğunu, bunların çoğunun da karavancılığı tercih ettiğini öğrendim. Hatta evini satıp, parayı karavana yatıranların sayısının oldukça kabarık olduğu da verilen bilgilerin arasındaydı. Bizim otobüsle bile gezemeyen emeklilerimizi düşünmek bile istemedim ve bu konuda sorulan soruları da duymamazlığa geldim.

KRAL SOMON

Karavanla Alaska’nın yollarında dolaşıp durdum. Dünyanın en yüksek dağı McKinley’in eteklerinde park edip, ona övgüler düzdüm. Kimi zaman Eskimo köylerinde konakladım, kimi zaman azgın ırmakların kıyısında, somon balığı avcılarına komşuluk ettim. Burada yeri gelmişken, Alaska nehirlerinin soğuk sularında yakalanan vahşi somonu anlatmadan geçemeyeceğim. Somon mevsiminde Alaska’da, çoluk çocuk bu balığı konuşuyordu. Yarışmalar düzenleniyor, somon şampiyonları, somon güzelleri seçiliyordu. Bir defasında, küçük balıklar için nehre sallandırdığım oltama kocaman bir somon takılmış, ama ince misinam onun ağırlığına dayanamayıp kopmuştu. Vahşi somonun, kırmızıya çalan etinin tadına bakan, başka somona rağbet etmez. Ben, bu tadı damağında duyan şanslı insanların arasına adımı yazdırdım.

O gezimden sonra, karavan ve özgürlük kelimelerini hep yanyana kullandım. Nerede frene bastıysam mahallem orası oldu. Sıkıldığımda gaza basıp, başka görüntülerin peşine düştüm. Yukon nehri kıyısında kartalların kanat vuruşlarını seyrettim, Kutup çizgisini geçip, tundraların yalnızlığını gözledim.

Şimdilerde bir karavan yolculuğunu öylesine özledim ki. Aklıma geldikçe burnumun direği sızlıyor, yüreğim güp güp atıyor. Hem Avrupa’da hem Amerika’da güzergahlarım hazır. Rotamı çizdim, zamanı bekliyorum. Kanatlanıp gideceğim özgür uzun zamanları.

 

 

PAYLAŞ