Bu haftaki yazım kahveler hakkında. Yazıya şu deyişle başlamayı uygun buldum:

“Gönül ne kahve ister, ne kahvehane

gönül muhabbet ister, kahve bahane”

Kahvelere dalmadan önce, Etiyopyalı çoban Khaldi’yi anmamız gerekir. Çünkü o, koyunlarını otlatırken önüne çıkan çalılardaki kırmızı meyveleri yemeseydi, belki de dünya kahve ile dolayısiyle kahvehanelerle tanışmayacaktı. Kimbilir?

Bu yazı bir kahvehane tarihçesi değil, sadece edebiyatla olan ilişkisini anlatmaya çalışan, kimilerinin “miskin yuvası” diye aşağıladığı bu mekanlara sempati ile bakan bir yazı olacak. Onu da baştan belirtelim.

Okumaya, yazmaya hevesli olan kişiler, hemen bir “çalışma odası” peşine düşerler. Kimi sessiz odalarda, kimi loş aydınlıkta, kimi manzaralı bir odada daha verimli yazacağını sanır. Kimi yazarlar için bu sanı doğru olabilir. Örneğin Orhan Pamuk, yazarken kimsesizliği tercih eder. Sanırım Selim İleri de öyledir. Belki başkaları da vardır, bir çalışma odasının sessizliğine sığınmayı tercih eden.

Ama kalabalıkları sevenler çoğunluktadır. Şimdilerde pek kalmadı ama yakın geçmişte edebiyatçıların devamlı gittikleri kahveler vardı. Yazar orada çalışır, okuyucularıyla buluşur, arkadaşlarıyla sohbet eder, hatta yemeklerini bile orada yerlerdi.

Bunların en ünlülerinden biri, Beyoğlu’ndaki Markiz Kahvesi idi. 1940 yılında kapılarını açan ve “Marquise de Sevigne” adlı bir çikolata firmasından esinlenerek adını Markiz koyan kahvenin müşterileri arasında kimler yoktu ki: Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Yakup Kadri, Abdülhak Şinasi, Servet-i Fünuncular, Fecr-i Aticiler… Kimi şiirini, kimi romanını burada yazdı, kimileri burada buluşup kuramlarını oluşturdu. Anılarda, burada çok sert edebiyat tartışmalarının yapıldığı da anlatılır.

Bu kahveyi terk etmeden önce Ümit Yaşar Oğuzcan’ın, “Ayten’in Sonu” adlı şiirinin ilk dörtlüğünü okuyalım:

“Ayten’i Markiz Pastanesi’nde vurdular

onu ben vurdum.

Ayten kanlar içinde yere düştü,

Bense ağlıyordum.”

Markiz’in hemen karşısındaki Lebon’un müşterileri de hemen hemen aynı kişilerdi. Mekan değiştirmenin ana nedenlerinden bir tanesi, edebiyatçıların sert tartışmalarda birbirlerine küsmeleriydi. Barışana kadar, küs edebiyatçılardan biri Markiz’de diğeri Lebon’da otururdu.

Edebiyatçıların önemli “çalışma odalarından” biri de Sirkeci’de, Ankara Caddesi ile Ebusuut Caddeleri’nin kesiştiği köşedeki “Meserret Kahvesi”idi. Burası tüm İstanbul’un kahvesiydi. Meserret’te hiç değilse bir kez oturmamış edebiyatçı göstermek zordur. Yazarlarla birlikte bu kahve gazetecilerin de uğrak yeriydi. Özellikle de Sirkeci’deki Sansaryan Han’daki emniyet müdürlüğünden sızdırılan haberler burada yazılıp, gazeteye verilirdi.

Meserret’in en devamlı müşterileri Ali Naci Karacan, Halit Ziya Uşaklıgil, Hüseyin Cahit Yalçın, Mehmet Rauf, Orhan Kemal, Melih Cevdet Anday Oktay Akbal, Rıfat Ilgaz’dı. Özellikle Orhan Kemal bir çok eserini burada yazmaya başlamıştı. Ünlü yazar kahveyi şöyle anlatır: “Meserret bende Bab-ı Ali’den ekmeğimi çıkarmaya çalışmanın başlangıç noktasıdır.”

Meserret kapanınca yerini Nuruosmaniye’deki İkbal Kahvesi aldı. Bu kahve için edebiyatçıların şu cümleyi kurduğu anılarda yazılıdır: “İkbal, bize evimiz kadar hatta evimizden daha çok yakın oldu…” Burada dünya ve Türkiye üstüne bir çok fikir üretildi. Hikayeciler, şairler, yazarlar, eserlerini burada kaleme aldı, dergiler burada planlandı, müsveddeler burada temize çekildi.

Türkiye’nin fikir yaşamında önemli rol oynayan en önemli kahvelerden biri de, Beyazıt’ta, Edebiyat Fakültesi’nin karşısındaki “Küllük Kahvesi” ydi. Ne mutludur ki bana, bu kahvenin son zamanlarında, burada oturup, çay içme fırsatını bulabildim.

Beyazıt Camii’nin duvarına yaslanmış, çitlenbik, kestane, akasya, ağaçlarının gölgelediği bahçedeki kahve, 1950’li yıllarda bir kültür merkezi işlevi görüyordu. Reşat Nuri, Yahya Kemal, Peyami Safa, Necip Fazıl, Neyzen Tevfik, İlhan Berk, Orhan Veli, Cahit Sıtkı ve daha nice yazar, şair, düşünür bu kahvenin tutkunlarıydı. Faruk Nafiz ve Behçet Kemal’in 10. Yıl Marşı’nı bu kahvenin masalarında yazdıkları söylenir.

Sultanahmette’ki “Adliye Kıraathanesi”, hem edebiyatçıların hem de gazetecilerin paylaştıkları “çalışma odalarından” biriydi. Bir yanda Aziz Nesin, Peyami Safa, Vala Nurettin, Yaşar Kemal, Yaşar Nabi gibi edebiyatçılar, öte yanda Çetin Altan, Doğan Nadi, Burhan Felek, Doğan Avcıoğlu, Abdi İpekçi gibi gazeteciler eserlerini, yazılarını, röportajlarını burada kaleme alırlardı.

Kahveleri gerçek bir “çalışma odası” gibi kullanan yazarların başında Atilla İlhan gelirdi. Ünlü yazarın “dışarıda bir masaya oturmasına” sağnak yağmur neden olmuştur. Maçka’daki evinden çıkıp Taksim’e doğru yürüyen yazar, tam Divan Oteli’nin önünde sağnak yağmura yakalanır. Islanmamak için Divan Pastanesi’ne giren Atilla İlhan, tam 9 yıl her gün bu pastaneye gelmiş, aynı masada oturmuş, yazılarını burada yazmıştır.

Daha sonra, Gezi Parkı’nın altındaki Bulvar Kahve’ye taşınan yazar, başından hiç çıkarmadığı şapkasıyla buranın simgesi olmuştur. Okurları onu burada ziyaret etmişler, en verimli edebiyat sohbetlerini bu kahvede yapmışlardır.

Kahvelerin “Çalışma Odası” olma geleneğinin başladığı yer bence Fransa’dır. Bir çok ünlü edebiyatçı bu kahvelerde dirsek çürütüp, okumaya doyum olmayan eserlerini yazmışlardır. Hatta bu kahvelerde oluşturulan politikalarla devrimlerin alt yapısını hazırlamışlardır. Paris’in ilk kahvesi olan Proscope bunlardan biridir. Onun üst katındaki gizli odada toplananlar, Fransız Devrimi’nin tohumlarını atmışlardır.

Paris’in edebiyat kahveleri neredeyse bütün dünya yazarlarına “çalışma odası” olmuştur. Bunlardan en ünlüleri, St-Germain des Pres semtindeki Le Deux Magots ile Café de Flore’dur. Sartre ve Simone de Beauvoir Magots’da, yanyana iki küçük masada oturup, iki saat boyunca varoluşçuluk üstüne yazılar yazarlardı. Picasso, Giacometti, Hemingway, Aragoon ve Joyce da bu kahvenin müdavimleri arasındaydı. Burası aynı zamanda sürrealist ressamların toplanma yeriydi.

Magots’nun biraz ilerisindeki Cafe de Flore da yazarların sevdiği bir çalışma odasıydı. Apollianaire “Paris Geceleri” ni burada yazmıştı. Boris Vian, Hemingway, Aragon, Rimbaud, Camus, Picasso ve Troçki sabahtan akşama kadar bu kahvenin masalarında çalışırlardı. Sarte ve Simone de Beavoir, kış aylarında Margots’dan Café de Flore taşınır, sobanın yanındaki masada çalışmalarını sürdürülerdi. Patron Boubal, bu ünlü müşterisi için şu yorumu yapmıştı: “Sartre benim en kötü müşterim. Önündeki kağıtları karalayarak saatler geçiriyor, üstelik sabahtan akşama kadar ısmarladığı tek içecekle yetiniyor.”

La Closerie des Lilas da, 19. Yüzyılın ünlü edebiyet kahvelerinden biriydi. Andre Gide, Salvador Dali, Ezra Pound, Hemingway’in yanısıra Yahya Kemal Beyatlı da bu kahvenin devamlı müşterileri arasındaydı. Hatta Yahya Kemal’in oturduğu masanın kenarında, onun adını taşıyan küçük bir plaket bulunur.

Viyana’daki 150’ye yakın kahve de, yazar, çizer, düşünür ve bestecilere kucaklarını aşmışlardı. Bunların arasında Stefan Zweig, Egon Schiele, Gustav Klimt, Troçki, Herman Broch en bilinenlerdi.

Bizdeki sözünü ettiğim kahveler çoktan kapandı. Hatta unutulup gittiler bile (oralara gidenleri kaç kişi hatırlıyor ki!). Ama Fransa ve Avusturya’daki kahveler hala aynı masalarda bu kuşağın yazarlarını, sanatçılarını ağırlamayı sürdürüyorlar. Hatta bir müze gibi turistlerin hücumuna uğruyorlar. Yazarların kitapları, onların oturdukları masalarda okunuyor.

Bendenize gelirsek. Benim mekanım, Boğaz’ın en eski kahvelerinden biri olan “Bebek Kahvesi”. Orada, üstü mermer bir masada, hem yazılarımı yazıyor, hem gazete ve kitaplarımı okuyor, hem konuklarımı ağırlıyor, hem kaşarlı simitimi yiyor, hem de demli bir kaç bardak çay eşliğinde huzur buluyorum.

PAYLAŞ