GEDİKLİ VE KOLTUK

İstanbul’un “Yemeli, içmeli ve cilveli” yaşamı hakkında en yürekli yazılar Reşat Ekrem Koçu tarafından kaleme alınmıştır. İstanbul’un içki geçmişini anlatan hemen bütün yazılarda, onun anlattıkları kaynak gösterilmiştir. Bu ayki yazımda benim de yol göstericim Reşat Ekrem Koçu olacaktır.

Kayıtlardan öğrendiğime göre, yüzyıllar boyu İstanbul meyhaneleri “Gedikli” ve “Koltuk” olmak üzere iki sınıfa ayrılmıştır. Gedikli demek ruhsatlı demektir. Bu tür meyhaneleri açmak için, devletten ruhsat veya beraat almak zorunluğu vardı. Bu ruhsat genellikle, babadan oğula veya ustadan çırağa devredilirdi. Veya meyhanecilikten elini eteğini çekmeye karar veren kişi tarafından, loncanın izniyle bir başkasına satılabiliyordu. Satın alan kişinin de mutlaka işin ehli olması lazımdı. Yoksa bugünkü gibi, cebine bir kaç kuruş koyup, “hadi bir meyhane açalım” diyen herkes bu işi yapamıyordu.

“Koltuklar” ise kaçak meyhanelerdi. Bakkal dükkânının bir köşesine, bir fıçı şarap ve bir kaç damacana rakı atılır, kerahet vaktinde dükkânın kepengi indirilerek, gizli gizli içki servisi yapılırdı. Pek tabii ki mahallenin bekçisine, “görme beni” ücreti mutlaka verilirdi.

Reşat Ekrem Koçu’ya göre, “Gedikli” meyhanelerine ikindi ile akşam arasında esnaf kalfaları, çırakları, bıyıkları yeni terlemiş gençler gelirdi. Akşam ile yatsı arasında ise yeniçeriler, kalyoncular, topçular, esnaf kahyaları, saz şairleri, okur yazar takımının kalenderleri, yaşını başını almış adamlar yerlerini alırdı.

AYAKLI MEYHANELER

O devirlerde bir de “ayaklı meyhaneler” vardı. Bunlar seyyar içki satıcılarıydı. Koçu çoğunlukla Ermeni olan bu satıcılar şöyle anlatıyordu: “Bellerine ucu musluklu ve içi rakı yahut şarap doldurulmuş uzun bir koyun barsağı sararlar, sırtlarında cüppeye benzer bir üstlük, iç ceplerinde bir kadeh, omuzlarına da alametifarika olarak bir peşkir atarlardı. Ve en çok Bahçekapı dışında, Yemiş İskelesi civarında, akşam karanlığında kayık iskelelerinde dolaşırlardı. Müşterileri yalın ayaklı, yarım pabuçlu kayıkçılar, hamallar, yanaşmalar ve uşaklardı… Kuşağının altından musluğu açar, kadehi doldurur, peşine takılmış müşteriye içkiyi sunardı. Kadehi alan da iki yudumda içer, ağzını da elinin tersiyle silerdi. Argo deyimiyle ona da ‘Yumruk Mezesi’ denilirdi. Ayaklı meyhanelerin cömertçesi ise cebinden iki üç leblebi çıkarır ve müşteriye ikram ederdi…”

İstanbul meyhanelerinin geçmişi beş aşağı beş yukarı böyleydi. Ya şimdisi nasıldı? Bana sorarsanız bu günlerde gerçek meyhane pek kalmadı. Kaldıysa da sayıları bir elin beş parmağını geçmezdi. Aslında meyhanelerin yok oluş tarihi daha öncelere uzanıyordu. Reşat Ekrem Koçu, 1940’lı yıllarda yazdığı bir makalesinde sorunu şöyle dile getiriyordu: “Yakın geçmişe kadar meyhanelerinin şöhreti bütün Akdeniz memleketlerine yayılmış olan koca İstanbul’da meyhane kalmadı. İçkili lokantalar var ve içkili aşçı dükkânları var. Meyhaneye, rakı ve şarap içmeye gidilir ve meze yenilir, yemek değil. Meze doyumluk değil tadımlık olur. Rint akşamcının önüne tabaklar dizilir. O, iki üç yudum rakısı, şarabı için düşünmez ne yiyeceğini. Meyhane kalmadı ama bilhassa rakı içmesini bilenler de kalmadı. O canım rakımız, kuş gözünden şişhaneye, kadehle içilir efendim. Yudum yudum, süze süze, koklaya koklaya. Hangi semte giderseniz gidiniz, yüz içkili lokanta eşiği atlayınız, giriniz, kadeh bulamazsınız, bardakla getirirler rakınızı…”

meyhane1

DÜNDEN BUGÜNE

Ustanın yazdıklarının üstünden neredeyse 60 yıl geçti. Durum daha da kötüleşti. Meyhane sayısı giderek azaldı. Yemeğin yanında içki sunan lokantalar onları sildi süpürdü. Meyhanelerle birlikte anılar da kayıplara karıştı. Bazılarını benim de hayal meyal hatırladığım öyle şöhretli meyhaneler vardı ki, oralarda bir iki kadeh atmayanlar pek adam yerine konmazdı. Örneğin Balık Pazarı’ndaki Bohem, Hıristaki, Lefter’in Meyhanesi, Pandeli… Çiçek Pasajı’nın hemen yanındaki Degüstasyon, her ne kadar İtalyan yemekleri sunsa da rakı mezeleri ile ünlenmişti. Cağaloğlu’ndaki Çınar, avukatların ve gazetecilerin öğle rakılarını yudumladıkları önemli bir adresti. Krepen Pasajı, Kumkapı’da Yorgo, Minas, Kör Agop; Tarlabaşı’nda Hasır, Kurtuluş’ta Despina, Kadıköy yakasında Koço ve Todori belleklerden silinmeyen meyhanelerdi.

Sizi bilmem ama ben özlüyorum meyhaneleri. Orada yaptığım sohbetlerin tadını içkili lokantalarda bulamıyorum. Türkiye’nin sorunlarını Amerikan barlarına yaslanarak çözemiyorum. O meseleleri meyhaneden başka bir yerde tartışmaktan pek keyif alamıyorum.

PAYLAŞ