Bu mevsimde Doğu Anadolu, büyülü görüntüler sunuyor. Doğu neresi derseniz, ben yolculuğa Van Havaalanı’ndan başladım. İstanbul-Van arası bir saat kırk dakika. Yani İstanbul’da, Anadolu yakasında oturan birisi, köprü yolundan Taksim’e ulaşmadan siz Van’a gidebiliyorsunuz.

Bir girersek İstanbul’un trafiğinden çıkamayız, onun için hemen konumuza dönüp, Doğu yolculuğumuza devam edelim. Kış başlangıcında Doğu’da ne işin var diye soracak olursanız, yanıtım “yemek yemek” olacak. Biliyorsunuz “yemek yemek” benim diğer işim.

Van’dan kiraladığım arabayla Doğubayazıt’a gidiyorum. Güneşli bir gün. Yollar ıssız. Bütün yüksek dağların zirvesine bulut oturmuş. Başı dumanlanmış dağları seyretmeyi çok severim. İçime bir yalnızlık çökertir bu manzara. Dağlı türküler söylemek isterim hep.

Bu Doğubayazıt’a ikinci gelişim. Buradan 35 kilometre sonra Türkiye biter, İran başlar. Ağrı’nın ilçesi olduğuna bakmayın, aslında Ağrı’dan büyüktür. Kendisi ovadadır ama etrafında Türkiye’nin en yüce dağları yükselir: Büyük Ağrı, Küçük Ağrı, Tendürek. Bu mevsimde, bu dağların karlı zirvelerini görmek zordur. Dağlar bulutlara bürünür, masal dünyasına dönüşür.

Dört yıl önce bıraktığımdan farkı yok Doğubayazıt’ın. Yollar yine çamurlu, yapılaşma yine gelişigüzel. Ama lüks araba sayısı daha da artmış. Belli ki ilçe insanı zengin. Söylendiğine göre akın akın turist geliyor. Gelenlerin büyük bölümü Ağrı Dağı sevdalıları. İlla ki zirveye tırmanacaklar. Sonra İranlılar var carşıda, pazarda. Onların derdi ucuz alış veriş. Diğerleri de var. Kimi Ağrı’ya, kimi Meteor Çukuru’na kimi İshak Paşa Sarayı’na gelmiş. Yani Türkiye’nin bittiği bu ilçe hiç de can sıkıcı değil, aklınızda bulunsun.

Gezmeye çıkmadan önce karnımı doyurmam gerek. Ne yiyeceğimi biliyorum: Abdigör Köftesi. Buralılar ona “Kifta Evdigor” diyorlar. Köfte adını sancakbeyi çolak Abdi Paşa’dan alıyor. Bir savaşta sağ kolunu kaybettiği için çolak demişler ona. İshak Paşa Sarayı’nın temelini atan adam bu. Ama bittiğini görmek nasip olmamış. Nasıl olsun ki, inşaat tam 99 yıl sürmüş. Abdi Paşa midesinden hasta. Et diyarında, et yiyemiyor. Pirincin üstünde et yemezsen buralarda nasıl yaşarsın Çolak Abdi Paşam?

Aşçılar düşünüp taşınıp, paşaya dokunmayacak bir köfte yapmayı başarıyorlar. İşte size Abdigör Köftesi:

ABDİGÖR KÖFTESİ
Kışın kesilen sığırın yağsız but eti, tuzla beraber taş üstünde, tahta tokmakla iyice dövülür. Tüm sinirleri ayıklanır. Et macun haline gelince, içine rendelenmiş soğan, biraz da un konup, su katıla katıla iyice yoğrulur. Et kıvama gelince, büyük toplar haline (bir tanesi 400 gram) dönüştürülüp, kaynayan suyun içine atılır. Köfteler pişmeye yakın, tencerenin içine yeteri miktarda İran pirinci salınır. Pirinç pişince yemek de pişmiş demektir. Top köfteler, et suyunda pişmiş pilavın üstünde servis edilir.

Köfteyi yedikten sonra, ilçeyi tepeden seyretmek için İshak Paşa Sarayı’na tırmandım (tabii arabayla). Burası Ağrı Dağı’nın görünmediği tek yerdi. Bunun altında bir aşk öyküsü var ama anlatırsam sayfa tükenir, diğer yemeklere yer kalmaz. Saray tepededir, onun için burada esen rüzgar, acımasız kanlı katil gibidir, bıçak gibi keser.

Onun için fazla oyalanmadan, Meteor Çukuru’na gitmek gerekir. Ayrıca Doğu, Batıya çok uzak olduğu için karanlık erken gelir, her şeyi örter. Yani aydınlık tez tükenir. Meteor Çukuru, İran sınırının hemen yanıbaşındadır. Orada hapşırsan, İranlılar “çok yaşa” derler. Çukurun çapı 35 metre derinliği ise 60 metredir. Koca bir kuyuyu andırır. Kimilerine göre, buraya 1892 yılında bir göktaşı düşmüştür. Kimilerine göre ise burası bir çökertidir.

Varsayımlar böyledir. Ama bir gerçek şudur ki, karanlık basmadan Iğdır’a doğru yol almak gerekir. Onun için sınır karakolundaki yalnız askerle vedalaşıp yola çıkmanın vaktidir.

Iğdır’a giden yol bir viraj zenginidir. Döne döne dağları aşıp ovaya iner. Onun için Iğdır’ın iklimi sanki Akdenizlidir. Dağ eteklerinde kara koyunlar otlar, bahçelerde hindiler koşuşturur, kayısısının tadını tüm dünya bilir. Ayrıca Iğdır, üç ülkeye komşu olan tek şehirdir.

Ben oradayken Iğdır’da yas vardı. Caferi olan Iğdırlılar, Kerbela’da şehit edilen Hazreti Hüseyin için karalara bürünmüşlerdi. Ertesi gün her yer kapanacak, mezarlıkta ağıtlar yakılacaktı. Onun için hemen yemeklerin tadına bakmam gerekiyordu.

TAŞ KÖFTE, ÜZÜMLÜ PİLAV, BOZBAŞ
Önce Taş Köfte’nin tadına baktım. Siyah bir taşın üstünde tokmakla dövülüp, macun haline gelen et, soğanla karıştırılıp, tenis topu büyüklüğünde köftelere dönüştürülüyordu. Bu köfteler, salçalı, zerdeçallı, reyhanlı, soğanlı suda haşlanıyor, köfteler pişerken suya elma dilimi patatesler atılıyordu. Taş köftenin en iyi eşlikçisi ise üzümlü pilavdı. Yedi kere yıkanmış İran pirincinden yapılan pilavın üstüne, tereyağında sotelenmiş kuru üzüm dökülüyordu. İnsan bu pilavı yerken, üzüm hoşafı da içmiş gibi oluyordu.

Bir de İran asıllı Bozbaş vardı. Karslıların Piti dediği yemek. İnce uzun bir tasın içine iki parça kuzu kuyruk yağı, bir avuç geceden ıslatılmış, kabuğu çıkartılmış kırık nohut, 300 gram kadar kemikli kuzu incik, tuz ve sarıkök (mercan köşk) konup, önce ocak üstünde iki tık kaynatılıyordu. Üstte biriken köpük alındıktan sonra fırına atılıyordu. Tabağın içine yufka ince ince dilimleniyor, bunun üstüne tasın içindeki su dökülüyordu. Önce bu yufkalar yeniyordu ki, bence yemeğin en lezzetli bölümü burasıydı. Sonra tabağa boşaltılan et ve nohut karışımı tokmakla ezilip, püre haline getirilip, kaşıklanıyordu.

Ertesi gün kara yaslara bürünmüş kalabalıkların törenini izleyip, Kars’a hareket ettim. Gittikçe yol daha da ıssızlaştı. Dağlar, bulutların ardından hiç çıkmadı. Kara taşlardan yapılmış güzel evlerin süslediği “heykelsiz” Kars’la bir kez daha kucaklaştığımda, kaz sesleri ortalığı çınlattı. Sofraya oturmadan bir koşu Ani Harabelerine gittim. Kapıda bitişik köyden yiğit bir bekçi vardı. Çay ısmarladı, Ani’yi anlattı. Biliyordum ama onun anlattıklarını da can kulağı ile dinledim.
Dört yıldan beri taş üstüne taş konmamıştı. Hatta kalıntıları onarmak için kurulan iskeleler bile paslanmıştı. Aras Nehri’nin kıyısına gidip, bir taş atımı uzaklıktaki Ermenistan’a selam verdim. Karşıdaki eski kamyonun eksoz kokusu burnuma geldi, bir taş işçisi el salladı.

Kars’a gelince kaz yenir. Ama kaz yemek için kar yağmasını, kazın kar yemesini beklemek gerekir. Kar, ben gitmeden atıştırdığı için önden kaz yağıyla yapılmış bulgur pilavının üstünde didiklenmiş kaz kebabını yedim. Sonra, yanında Çeçil peyniri, Kars gravyeri ile sıcak Kete’nin tadına baktım. Yazın serinleten, kışın ısıtan ayran aşıyla damağımı şımarttım, üstüne karamelize soğan dökülmüş Hangel’i kaşıkladım. Umaç helvası ile de yemeği taçlandırdım. Erişte pilavını, Haşıl’ı ise bir başka gelişe bıraktım.

Doğu’da çok yemiş gibi görünsem de, bir çok yemeği atlamak zorunda kaldım. Çünkü ne midemde yer, ne de takvimimde zaman kalmıştı. Zaten böylesine zengin ve lezzetli mutfağın tadına üç, dört günde bakılamayacağını siz de takdir edersiniz. Siz de büyülü bir ortamda, lezzetli bir yolculuk yapmak isterseniz, Doğu hemencecik orada.

PAYLAŞ