Yemek tarihinizin başlangıcından neler hatırlıyorsunuz?

Vallahi ben sütten çok geç kesilmiş bir çocuğum, onu iyi hatırlıyorum. Bir de suya “buuuu” dediğim dönemi hatırlıyorum. Biberona benzeyen güzel bir suluğum vardı onu çeşmeden dolduruyordumm. Çok erken yaşta Türk kahvesi yapmayı öğrendim. Çocuklara kahve içirilmez, “Arap olursun” gibi ırkçı bir espri ile korkutulurdu. Buna tepki olarak, “Yaaa ben bunu öğreneyim” dedim. Türk kahvesi içmeme çok izin vermiyorlardı ama süt ile karıştırıp yapıyordum. Sonra yumurta kırmayı, bir kimyager gibi baharatları karıştırmayı öğrendim. Benim anne tarafım Selanik göçmenidir, onun için bir öğünde birden fazla sayıda yemek yapma alışkanlığı vardı. Biz işi patates köfteye bağlamıştık. Lisedeki mutfak derslerine kadar bir gurme yanımız yoktu. Şimdi dönüp baktığım zaman, o mutfak derslerinde o kadar teferruatlı dersler veriyorlarmış ki, onun kıymetini bilememişim, okuldan sonra mutfaktan çok uzak kaldım.

 

Annenizin yemeklerinden en çok hangisini severdiniz?

Etli yaprak sarmayı, sayı bilmemecesine yerdik. Biz üç kardeşiz, annem bir tencere yapardı, hemen bitirirdik, yoğun yediğimiz yemeklerden biriydi. Heyecan veren bir yemekti bizim için.

 

Babanızın mutfakla arası nasıldı?

Babam şu anda 67 yaşında, mutfakla macerası 55 yaşında falan başladı. Babamın mutfakla ilgili hep şunu söylerdi: “Anneniz olmadan beni evde bırakın, bir hafta sonra ölürüm.” Çay dahi koyamaz. Emeklilikten sonra bir merakını gördüm, acıklı bir tabloydu. Televizyonda gördüğü mutfak malzemelerini alıp deniyor ama beceremiyordu, görünce onun adına üzüldüm.

 

Karikatürcüler bildiğim kadarıyla  düzgün beslenmez, Leman döneminde nasıl besleniyordun?

Orada beslenme genelde manevi oluyordu. Benim tanıştığım dönemde dergi Beyoğlu’na taşınmıştı, Allahtan birazcık olsun bir çeşitlilik vardı Beyoğlu’nda. Amma velakin saatlerimiz yemek saatiyle uygun düşmüyordu. Doktorlar “Akşam dokuzdan sonra bir şey yemeyin, tehlikelidir” derler ya, bizim dokuzdan sonra yemek yemememiz halinde ölmemiz söz konusu oldu. Genelde dışarıdan siparişler veriyorduk. Karikatür maceram, çömezlikten kalfalığa geçerken sonlandığı için, dergide ziyafetler olduysa da benim haberim olmadı. Bazen 48 saat bir şey yenmemiş olduğunu, ardından kişi başına düşen 15-20 lahmacunun bitirildiğini hatırlıyorum. Sabahları pudra şekerli kürt böreği vardı, gece geç saatte bumbar yerdik. Bize pahalı gelmesine rağmen bazen Hacı Abdullah günlerimiz de oluyordu. Maaşın alındığı zamanlardı bunlar ve ayın 5-6’sına kadar Hacı Abdullah’tan yiyebiliyorduk. Para bittikten sonra, kedi etinden lahmacuna doğru gidiyorduk.

 

Sizin mutfakla aranız nasıl, yemek pişirir misiniz?

Vallahi, bundan 25 sene önce okulda bir şeyler öğrendik, neden hazır çorba yapayım kerevizin kokusunu da dokusunu da hissedeyim diyerek, ilginç çorbalar yaptığımı hatırlıyorum. Ama baktık ki yemek pişirmek, okulda bir dönem ödevi haline geldi, geçer notu aldıktan sonra mutfağı unuttuk tabii. Uygulamada çok zayıftım ama teorim daha kuvvetliydi.

 

Eşinizin mutfakla arası nasıl? 

Çok iyi, her yemeği çok lezzetli yapıyor. Mesela kuzu kolu,nu müthiş yapar. Yani yemekle aramız iyi. Son zamanlardar sağlıklı yemek yemeğe dikkat ediyorum çünkü artık sınıra geldik 15-16 yaşından beri geç saatlere kadar çalışmaktan kaynaklanan sağlıksız beslenmem vardı ama artık eşim bunun dengesini kuruyor, evde gayet sağlıklı şeyler pişiyor.

 

İyi yemek pişiren insanlardan etkilenir misiniz?

Çok, tabii, elbette… El oğlunun barbekü, bizim mangal dediğimiz olayda, mangalın başında duran adama hem hayranlığım hem de kızgınlığım vardır. Çünkü bize pişirir yedirir ama finalde en çok ve etin en güzelini o yer. Bu detay beni çok düşündürüyor. Arkadaşlarla yakın zamanda barbekü muhabbeti oldu, “En iyisi kömürlü mü, tüplü müdür?” tartışması çıktı. Bazı arkadaşlar, “Izgarada kömür kokusu olmazsa olur mu, ama zahmeti var”. Tüpçüler işi sağlık yanından aldılar. Bir ara tüpçüler ile mangalcılar kavga etti. Üzülerek gördüm ki ben tüpçü sınıfına giriyorum, kolaycılardan yani.

 

Erkekler evde mutfağa girmekten neden kaçarlar?

Vallahi bu eski bir bilgi gibi geliyor bana, bu inanış artık kırıldı sanki. Benim akranım, benden yaşça ufakta olan bir çok erkeğin, evli olsun, bekar olsun mutfağa çok meraklı olduğunu düşünüyorum. Kadın işi olmadığı gayet belli ama biraz sabır ile alakalı bir şey yemek yapmak. Bizim cinsimiz biraz sabırsız. Diyelim ki bir yaprak sarmayı sarıp, pişirmesi ile yemesi arasında ciddi bir süre farkı var. Yani bir saatte sardıklarınızı üç dakikada bitiriyorsunuz. Galiba bu bir erkeğe ağır geliyor. Etrafımda yemeğe de meraklı, üretmeye de meraklı çok insanlar gördüm. Deniz adamı olanların, balıkla bir ilişkisi vardır ki ona çok hayranlık duyarım. Yakın zamanda bir teknede balık tuttum, oltayı çekerken kaptan, “Abi sakın ona dokunma, o balık o balık değil” dedi. Bırak yemeği daha balıktan anlamıyoruz, ben o işte uzmanlaşmış insanlara hayranım. Bazıları çok erken yaşta uzmanlaşıyor, mesela etten anlamak, balıktan anlamak, sebzeden anlamak gibi, bu çok özel bir durum bence. Bizde ancak bir sebzeyi eve getirdiğiniz zaman, konuşmuyorsa, hormonu azsa bizim için yeterlidir.

 

Tok olsan da hayır demeyeceğiniz yiyecek var mı?

Bizim gibi çabuk kilo alabilen insanların bir bahanesi vardır, “Arada bir bişey atacaksın ki metabolizma hızlansın”. Vallahi sağlıklı beslenme gayreti içerisindeyken bu çılgınlıkları yapmıyorum. Ne yazık ki rejim yaparken hamur işinden yada en basit haliyle ekmekten kaçma meselesi oluyor. Vallahi o ne kadar doğru bilmiyorum ama daha biz ekmeksiz doyma meselesini atlatamadık. Tok olsam da bir dilim baklava götürürüm, biraz sonra götüreceğim gibime geliyor.

 

Ekmek arasında neleri seversiniz?

Oooooo. Çok çılgın bazı fikirlerim vardır, bir baş soğanı ekmek arasına koyup yemek gibi. Koku dayanılmaz olur ama çok faydalıymış diyerekten buna mazaret bulurum. Bir iki fantastik karışımlarım var: Ciğer Amerikan falan gibi. Bu nedir derseniz, Arnavut ciğeri ile Amerikan salatasını birleştiriyorlar ortaya “Ciğer Amerikan” çıkıyor. Biraz zorlu bir yiyecek olmakla birlikte dergi günlerinde çok götürdüğüm bir şeydi. Maç önünde köfte ekmek, keza kokoreç de ekmek arasında güzel oluyor. Bu konuşmanın üzerine, sahneye çıkıp iki saat konuşmak zor olacak.

 

Tabağınızı kalayı çıkıncaya kadar sıyırır mısınız? Salataya şamandıra atar mısınız?

Vallahi şimdi oyunda da anlatacağım, kuverle ilgili hep şöyle bir şaka yapılır: “Çok çeşitli çatal, bıçak vardır ve adam oraya oturur ama bilemez hangisini kullanacağını” benim en kızdığım mizah tipidir. Aslında herkesin gönlünden geçen, şu salataya ne zaman banacağımdır, bunun medeniyet meselesi olmadığını Indiana Jones filmlerinde görünce rahatladım. Çok başka kültürden yemek ve yeme meselesini orada tanıttılar ve dediler ki “Kim nasıl yiyorsa öyle yesin, elle de yenir”, bunun üzerine insanlar rahatladı. Evet bazı yemekler var mesela kuru fasulye, tabağın kalayı çıkana kadar sıyrılabilinir. Bazen ekipçe gidip yeriz, bütün hepsini gömdükten sonra uzanmak için bir sedir lazım oluyor. Bizim erkek cinsinin, belgesellerdeki erkek aslanlar gibi yedikten sonra devrilme alışkanlığı vardır. Kırk adım atacan mı, sırt üstü yatacan mı vardır ama hiç kimse kırk adım atmaz. Ağır bir et yenmiştir yada tereyağlı falan bir şeyler gömülmüştür, herkesin uykusu gelir, o zaman midenin isyanını dillendiririz biz: “Yukarıdan artık bir şey göndermeyin, biz önce bunu bir yakalım”. Midemizin işi zordur bu durumlarda.

 

Hangi yörelerin yemekleri ağzınızı sulandırır?

Turnelerde “yöremizin meşhur yemeği var, yedirelim” derler ya, emin olun bu konuda bir bilgi sahibi olamadım. Genellikle otelde kaldığımız ve o şehirde bir gün bulunduğumuz için, ne bulursak onu yiyorduk. Aslında oranın yerel lezzetlerine dikkat etmeden karnımızı doyururuz. Aslında mesela Mersin’deysek tantuninin peşine düşmek meselesini bazen yapabiliyoruz. O yüzden de senin programını iştahla izliyoruz.

 

Dünya mutfaklarıyla aranız var mı?

Büyük depremden önce Tokyo’daydık. Orada bir arkadaşımız bize, 200 kiloluk ton balığının yanağındaki etin bilmem neresinden bir şeyler ikram etti, lezetliydi  ama zorlandım. Japon Mutfağının sıcağını daha çok severim. İtalyanı da çok severim. Roma’da, hakikatten esnaf lokantası olan, girdisi çıktısı hızlı olan pizzacıları bulduk, onu seviyorum. Düşünün, sıraya girip adınızı yazdırıyorsunuz, bir buçuk saat sonra pizzanızı yiyorsunuz ve hemen kalkıp gitmeniz lazım ki, yerinize başkası oturacak. Ama hakikatten çok lezzetli pizzalardı. Tay ya da Hindistan mutfaklarını da severim. Hindistan’da iki yemeğim vardır, “Et Masala, Chicken Masala”, onun dışında bir şeye girişmedim doğrusu. Bir şeyleri deneme gibi bir kültürüm yok galiba, maceraya giremiyorum.

 

Şöhret olduktan sonra beslenme şeklinizde ne gibi değişiklikler oldu?

Şakası şu; hep havyar hep havyar!.. Doğrusu, benim sosyal hayatımda pek bir değişiklik olmadığı için, “pahalı yiyeceklerin” peşinde de koşmadığım için beslenme şeklim çok da fazla değişmedi. Yaşla ilgili olarak değişti aslında, daha dikkatli olmaya başladım bu macerada, ama daha yeni yeni başladı? Ama birazdan sizden Büryan Kebabı’nın adresini isteyebilirim.

 

Bir günlük beslenme programın?

Evde yapılan şaka şudur, “Bugün ne yiyelim?”, cevap aynıdır: “Kontinental kahvaltı”. Kahvaltıyı bir menemenle, peynirli bir omletle şenlendirmek mümkün olabiliyor. Ondan sonra öğle yemeğinde et ile bol salata olabiliyor. Akşam yemeğinde de bir davet yoksa yine etli bir sebze yemeği ile bitiriyorum.

 

Ara öğünler yok mu?

Yaaaa Mehmet abi senin soruların bizim için çok fena oluyor. Üstadım ben hakikatten çok çabuk kilo alıyorum, üç günde bir “Metabolizmayı hızlandıralım diyorsunuz”, o haftayı üç kilo ile bitiriyorsunuz.

 

Akşam yemeğinizi gösteri öncesi mi, sonrası mı yiyorsunuz?

İki, üç saat öncesi yiyorum. Sahneden önce yemek yiyince enerjinizi, sindirim alıyor. Hakikatten ağır bir şey yemiyorum, çünkü yiyince sedire uzanmak gibi bir ihtimal yok. Ama bu mesafeyi uzun bıraktığım zamanlar bol su içmeye çalışıyorum yada şeker, tatlı falan yiyorum. Çünkü 2,5 saat uzun bir süre, bir iki kere tansiyon düşme meselesi başıma geldi. Yirmili yaşlarda böyle şeyler yoktu, günde iki gösteri falan yapıyordum.

 

Arada bir rejim yaptığınız oluyor mu?

Arada bir yapıyorum. Çok çabuk kilo alanların avantajlarından biri de çok çabuk kilo verebilmeleri. Böyle bir avantajım var. 40-45 günlük periyotlarda 10 kiloya yakın kaybedebiliyorum, yalnızca fazla yemeyerek. Buna dikkat ettiğim zaman, çok çabuk kilo verebiliyorum. Abimle beraber, “Kim daha çabuk kilo veririn” peşindeyiz. Benden beş yaş büyük ama o maratona hazırlanıyor. Kırk yaşından sonra maratona hazırlanan, hiç koşmamış birisini teneşir temizler. Hani yarım ekmeğin arasına bir şey koyuyor musunuz diye, abimde öyle bir şey yok, o, bir ekmeğin arasına bir şeyler koyuyor.

 

Tatlı ve sakatatla dostluğun nasıl?

Pek iyi değil, kokoreç haricinde. Çocukluğum da bir iki uykuluk, dalak yediğim oldu. İşkembeye çok geç zamanda alıştım. Beyin konusunda biraz şüphelerim var, gıdayı tanımıyorum.

 

Programdan sonra uğradığınız sokak yemekçileri var mı?

Vallahı dergi zamanı vardı. Özellikle birkaç senedir geç saatte evime dönüyorum, evde de o saatten sonra, “bu saatten sonra yemesem iyi olur” diyorum. Sahneden inip eve gitme biri buluyor, saat ikide de senin programın tekrarı var, onu açıp karnımızı doyuruyoruz. Yani gece yemeği yerine sizin programınızdan bir porsiyon yiyorum.

 

Şöhretli olmak lokantalarda ne gibi avantajlar sağlıyor?

Avantajdan ziyade dezavantaj oluyor. Çünkü torpil yapıp, normal porsiyonun dışına çıkıyor, “bu da abimize bizden olsun” diyorlar. Tepeleme yemek dolu tabaklar formu bozuyor hem de çok tehlikeli oluyor.

 

İnsanların sizden hep esprili sözler beklemesi canınızı sıkıyor mu?

Yok. Bununla ilgili bir şikayetim olamaz doğrusu. Zaten ben onlar beklemeden espri yapma eğiliminde olduğum için bu şekilde düşünmüyorum. Buna sevinmem gerekiyor. Benim derdim başka, benden espri beklemek yerine, espriyi hemen onların yapması. Hatta sizin esprinizi size hatırlatma olayı gerçekleşiyor, o da çok eğlenceli oluyor.

 

En sevdiğiniz yemek mekanları?

Balık yiyeceğimiz zaman Balıkçı Sabahattin ve Giritli. Burgaz Ada’da, Kalpazankaya’da güzel bir restoranda lezzetli tandır yemiştik, adını unuttum. Onun dışında bütçemiz el verirse Konyalı’ya gidiyoruz. Bir de Günaydın’ları severim.

PAYLAŞ