Portofino’da aşkınızı tazeleyin

Bayram tatili aşkınızı tazelemek veya daha da kuvvetlendirmek için bulunmaz bir fırsat olabilir. Bunun için size önereceğim yer “aşkın limanı” Portofino olacak. Cenova’nın bu küçük ve güzel köyünün adını duyar duymaz aklıma hemen, “I found my love in Portofino – Aşkımı Portofino’da Buldum…” şarkısı gelir. Bence aşk şarkılarının en güzelidir bu şarkı.

Oraya gitmek için İtalya Alpleri’ni aşmış, Cenova istikametine doğru giden, çok virajlı ve tünelli yoldan geçip önce Cenova’ya kalmıştım. Cenevo’dan sonra 50 kilometre daha gidince, deniz kıyısında San Margherita kasabasına gelmiştim.

Akşam yemeği için deniz kıyısında, küçük bir lokantaya gitmiştim. Burada da tüm İtalyan lokantalarında olduğu gibi etrafa fesleğen, sarmısak ve zeytinyağı kokusu sinmişti. Yaşlıca bir müzisyen, bir köşede napoliten çalıyordu. Yemek için önden Pesto Genovese, ikinci yemek olarak peynirli patlıcan istemiştim. Bu yemeklerin yanında leziz kırmızı şaraplar içip, geceyi yine grappa ile noktalamıştık. Nedense ben de bütün İtalyanlar gibi, bu sert içkinin hazımda mideme yardımcı olacağına inanmıştım.

PORTOFİNO YOLUNDA

Ertesi sabah erkenden Portofino’ya doğru yola çıkmıştım. Motorla gitmek yerine, kumsalı izleyen beş kilometrelik yolu yürümeyi tercih etmiştik… Bir tarafı deniz bir tarafı yeşillik tepe olan yol oldukça keyifliydi. Yolun sol kıyısındaki çakıllı kumsalda, yazı erken getirmiş dilberler, o muhteşem vücutlarıyla sereserpe uzanmışlardı. Yürürken kendimi “I found my love in Portofino” dizesini mırıldanırken yakalamıştım. Bu yakalayış beni, başımda kavak yellerinin estiği gençlik yıllarıma götürmüştü.

Portofino şarkısını, 60’lı yılların sonuna doğru ilk kez, Sezen Cumhur Önal’ın “Plaklar Arasında” programında dinlemiştim. Şarkıdaki dalga seslerini duyunca, Portofino’yu bir tepenin üstünde düşlemiştim. Halbuki bu küçük köy, denizin kıyısındaydı.

Ünlü Portofino, bir koyun etrafına sıralanmış, rengarenk evlerden oluşmuş küçücük bir köydü. Bir kahveye oturup, soğuk bira eşliğinde çevreyi seyretmeye dalmıştım. Portofino, diğer küçük koylara benziyordu. Assos, Sığacık, Turunç, Gümüşlük, Bitez gibi. Bütün koylarda hava nedense buram buram aşk kokardı. Ara sokaklarında ne aradığımızı bilmeden, akşama kadar dolaşıp durmuştum. Akşam yemeği için iskelenin üstündeki bir lokantaya gitmiştim. San Margherita’ya dönemeden önce elime bir kadeh armanyak alıp, koya bakarak son kez “I found my love in Portofino” dizelerini mırıldanmıştım.

Sevdiğinizle birlikte bayramda böyle bir geziye ne dersiniz?

Bordeux’nun tam zamanıdır

Bordeux bölgesi şimdi bir telaşlıdır ki sormayın. Telaşın sebebi “bağ bozumu”. Üzümler toplanıyor, şaraphanelerde şişelere girmek için şekilden şekile giriyorlar.

Bordeux’daki otelim, kentin önemli caddelerinden biri olan L’İntendance Bulvarı’na açılan dar sokaklardan birindeydi. İki günün bu güzelim kenti yeterince gezmeye yetmeyeceğini biliyordum. Onun için fazla koşuşturmadım. Eğer tatilde oraya giderseniz size de koşuşturmamanızı öneririm.

Geziye L’İntendance Bulvarı’nın üstündeki 57 numaralı evin önünden başladım. Burası ünlü ressam Goya’nın 1828 yılında öldüğü evdi. Daha sonra Büyük Tiyatro’nun önündeki kahvelerin gölgesine sığınıp, geleni geçeni seyrettim. Saint Catherine caddesini boydan boya geçip, Victorie Meydanı’ndaki Pazar yerine gittim. D’Alsace-Lorraine Bulvarı’nda, St. Pierre Meydanı’nda, Comedie Meydanı’nda aylaklık ettim. Goronne nehrinin kıyısında sere serpe gezinenlerle birlikte yürüdüm.

Bu aylaklıklarım sırasında ayaklarıma inen karasuların öfkesini dindirebilmek için sık sık kahvelere sığındım. Buralarda kendime soğuk Lillet ısmarladım. Garsonlara sorup öğrendim ki; bu içki 10 değişik meyve, tatlı portakal kabuğu, biraz kinin, biraz konyak ve Cabarnet Sauvignon şarabı ile yapılıp, fıçılarda dinlendiriyormuş. Bu muhteşem içkinin iki bardağı, hem serinletiyor hem de tatlı bir boş vermişliğe itiyordu.

En çok hoşuma giden mekanlardan biri de Mollat Kitapevi oldu. Her ne kadar burada satılan kitapların dilini anlamasam da onlara dokunmak, koklamak hoşuma gidiyordu. Burası gördüğüm en büyük kitaplıklardan biriydi. Aslında bu büyüklük bazen ürkütücü oluyordu. Bu gelişimde Bordeux’nun keyfini çıkardım.

Eğer vaktiniz kalırsa kentin çevresindeki bağları gezmenizi öneririm. Bu bağlarda yetişen üzümlerden dünyanın en lezzetli ve en ünlü şarapları üretilir. Bağlara giden yola saptığınızda tabelaların işaret ettiği yöreler kulağınıza hiç de yabancı gelmeyecek: St. Estephe, Pauilac, St. Julien, Listrac, Moulis… Hele hele şatoların yollarını gösteren tabelaları okudukça heyecanlanacaksınız. Çünkü bu şatoların bağlarında dünyanın en lezzetli şaraplarının üretilir: Şato Margaux, Şato Palmer, Şato Lagrange, Şato Mouton-Rothschild, Şato Latour… Bu şatolara uğrayıp tadım yapabilirsiniz. Sözün özüne gelirsek, bu bayram tatilinde damağını ödüllendirmek isteyenlere Bordeux’yu öneriyorum.

Kaşiflerin diyarı Lizbon 

Kısa bayram tatili için en lezzetli ve heyecanlı adreslerden biri de Portekiz’in başkenti Lizbon olabilir. Çünkü bu kent hem küçük, hem güzel hem de lezzetli lokantalarla doludur.

Lizbon’da bütün caddeler ya Baxia’daki meydanlara ya da ırmağın kıyısındaki Praço do Comercio’ya açılır. Baixa’nın en büyük meydanlarından biri olan Rossio’yada, bütün Portekiz’i görmek mümkündür. Dilenciler, kestane kebapçılar, işsizler, ayakkabı boyacıları, boş boş gezenler, turistler…

Lizbon, tıpkı İstanbul gibi tam yedi tepenin üstüne kurulmuştur. Onun için kenti keşfetmek biraz yorar insanı. Merdivenler, yokuşlar, yine merdivenler. Mutlaka görmeniz gereken yerlerden biri, ünlü şair Fernando Pessoa’nın Chiado semtindeki kahvesidir. “A Brasileira Do Chiado” adlı kahvede Lizbon’un entelektüel yüzünü görebilirsiniz.

Lizbon’da en güzel semtlerinden biri de, Baixa’ya tepeden bakan ve tarihi 16. yüzyıla dayanan Bairro Alto’dur. Buranın kaldırım taşlarıyla kaplı sokakları, iki insanın kol kola yürümekte zorlanacağı kadar dardır. Evlerin çoğu eskidir. Seramik kaplamaları dökülmüş duvarlara yazılar yazılmıştır. Balkonlarda rengarenk çamaşırlar, okyanustan gelen rüzgarla oynaşıyorlar. Her evin altında küçük bir işyeri vardır. Bunlar ya bir bakkal, ya bir butik, hediyelik eşya satan dükkan, kahve, bar, Fado kulübü veya 3-5 masalı küçük bir lokantadır. Aslında kentin en önemli lokantaları buradadır.

Baixa’ya yukarıdan bakan bir başka tepede de Alfama semti yer alır. Tepenin zirvesindeki Saint George kalesinin burçlarından Lizbon’un büyük bir bölümünü görmek mümkündür.

Kentin en büyük meydanlarından biri olan Praça do Comercio’daki asırlık kahve Martinho do Arcado’da bir yorgunluk kahvesi içebilirsiniz.

Daha sonra Tajo ırmağına yaslanmış olan Belem semtine gitmenizi öneririm., kentin, belki de dünyanın en önemli semtlerinden biriydi. Çünkü dünyanın bir çok yeri, bu limandan yola çıkan cesur denizciler tarafından bulunmuştur. Burada “Keşifler Anıtı”na gitmenizi öneririm.

Lizbon’un, kaşifleri, sokakları, meydanları kadar anlatılması gerekli bir başka değeri de fado’dur. Kimine göre fado, sevgililerini veya eşlerini denize uğurlayan kadınların, onların geri dönmemesi üzerine rıhtımda, denize karşı yaktıkları ağıttır. Gecenin ilerleyen saatlerinde kah Chiado’nun, kah Bairro Alto’nun, kah Alfama’nın daracık, geçmişten gelen sokaklarındaki fado kulüplerinde, kayıp denizcilerin ruhlarıyla birlikte, fado sanatçılarına kadeh kaldırmaktan çok hoşlanacağınızdan emin olabilirisiniz.

Portekiz mutfağı, bence dünyanın en lezzetli ve çeşidi bol mutfaklarının başında yer alır. Restoranların çoğu küçük aile işletmeleridir. Onun için tarifler kuşaktan kuşağa geçer. En lezzetli restoranlar Chiado ve Bairro Alto’nun daracık sokaklarındadır.

Tüm bu güzellikler, bayram tatilinizi Lizbon’da geçirmeniz için sizi ikna etmeye yeterlidir sanırım.

Çok lezzetli İspanya

Bazı geziler vardır ki, mevsiminde yaplırsa çok keyifli olur. İspanya’nın Rioja bölgesini gezmek için en doğru zamanlardan biri de bayram tatiline denk gelmektedir. Çünkü o günlerde tüm bölge buram buram şarap kokmaya başlar, bağlarda tatlı bir telaş kendini gösterir, şen kahkahalar gökyüzünde uçuşur.

Rioja bölgesinde gezerken şaraplar kadar mimarların da kalite yarıştırdığını farkederesiniz. Bağların bir köşesinde yer alan bodegalar (şaraphaneler), estetik açıdan hayranlık uyandıracak görüntüdedir. Bağ sahipleri binalar için hiçbir masraftan kaçınmamışlardır. Bu modern bodegalar, eteklerinde kuruldukları 14. ve 15. yüzyıldan kalma tarihi kasabaların kalıntıları, tarihi çan kuleleri, kale duvarları ile çok hoş bir tezat oluştururlar.

FANTASTİK OTEL

Bu bölgeye yaptığım gezide beni en çok etkileyen bodega, Elciego’daki 150 yıllık Marques De Riscal oldu. Tarihi binalar olduğu gibi korunmuş, içleri ise modern üretim araç gereçleriyle donanmıştı. Şaraphane’nin hemen bitişiğine ise fantastik bir otel vardı. Binayı Bilbao’daki ünlü Guggenheim Müzesi’nin mimar Frank O. Gehry dizayn etmişti. Zaman ötesi otelin dış cephesinde taş ve titanyum kullanılmıştı. Binanın dış yüzünü sarmalayan pembe, altın sarısı ve gümüşi renkteki kanatları, üzüm salkımlarını kızgın güneşe karşı gölgesinde saklayan yapraklara benzettim.

Bağ ve şaraphane gezilerinden arda kalan zamanımı, tepelerin zirvesindeki tarihi kasabalarda geçirdim. Bunlardan beni en çok etkileyenler Viana ve La Guardia oldu. Daracık sokakları, eski taş evleri, kırmızı çarliston biber kurutulan pencereleri, küçük balkonları süsleyen sardunyaları ve evlerin arasına gerilmiş iplerin üstünde rüzgarla oynaşan rengarenk çamaşırları ile insanı sımsıcak kucaklayan kasabalardı.

Rioja’daki şarap turu bitince kuzeye, Biskayn Körfezi’ndeki San Sabestian kentine yöneldim. Avrupa’nın lezzet merkezi San Sabestian’ı önce bir tepeden gördüm. Deniz kabuğu şeklindeki limanın kıyısına sıralanan birbirinden şık evler insanı hoş düşler kurmaya itiyordu.

Daha sonra Bask’ın en büyük kentlerinden biri olan Bilbao’ya gittim. Bir tepeden bakınca Bilbao’nun dağlarla sarıldığını, bu dağların okyanustan gelen bulutları hapsettiğini, onun için yağmurun hiç eksik olmadığını, bütün dar sokakların Nervio Nehri’nin kıyılarına açıldığını gördüm. Böylesine önemli kenti tanımaya yarım günün yetmeyeceğini bildiğim için, vaktimin çoğunu kentin kültür mücevheri Guggenheim Müzesi’nin salonlarında geçirdim.

JAMONSUZ OLMAZ

İspanya ve özellikle Bask bölgesi denince aklıma hemen Jamon (Hamon) gelir. Jamon, İspanyolların gururudur ve onlara göre dünyada ondan daha lezzetli bir şey yoktur. Rioja bölgesinin bir diğer vazgeçilmez yemeği de, sosis ve domuz etiyle pişirilen kuru fasulyedir. Bu yemekte kullanılan La Granja fasulyesinin, dünyanın en lezzetli fasulyesi olduğu ileri sürülür. Tüm İspanya’da olduğu gibi burada da Pinços (tapas) denen, küçük sandviçlerle yapılan mezeler de yemek tercihlerinin başında yer alır. Bir çok çeşit peyniri vardır ama benim favorim her seferinde yıllanmış Mançego olmuştur.

Eğer bayram tatilinde kısa bir kaçamak yapmak isterseniz, tüm Rioja’nın bu mevsimde çok keyifli olduğunu belirtirim.

 Komşu Selanik’e bekliyor  

Yunanistan’daki ekonomik kriz gözünüzü korkutmasın. Onların pek aldırış ettikleri yok. Hayat devam ediyor. Üstelik yeme, içme ve eğlence özellikle şu sıralar çok ucuz. Bayram tatilini Selanik’te geçirirseniz, hiç pişman olmazsınız.

Ben Selanik’e genellikle kara yoluyla giderim. Önce Alexandroupoli’de -Dedeağaç- bir yemek molası veririm. Alexandroupoli bir sahil kentinin tüm özelliklerini sergiler.

Her seferinde aynı lokantada yemek yerim. Masam hep aynı mezelerle donanır: Cacık, pilaki, kalamar dolması, hurma zeytini, zeytinyağlı yeşillikler, barbunya tava, fava, kum midyesi, midye dolma, üstünde koca bir dilim beyaz peynir bulunan çoban salata, patlıcan tava, mayıs balığı ızgara -ben orkinosa benzettim-, Girit’in ünlü rakı mezesi Vrehtokukia -suda bekletilmiş çiğ bakla-, ekmek banmak için Girit zeytinyağı. Araba kullanacağım için uzoyu kararında içerim. Selanik’e vardığımda karanlık basmış olur.

Bütün Akdeniz’de olduğu gibi Selanik’e de gece geç gelir. Akşam yemeği için 22.00’den önce masaya oturulmaz. Onun için önce caddeleri arşınlarım. Deniz kıyısına gidince Selanik tanıdık gelmeye başlar. Kendinizi İzmir’deymiş gibi hissedersiniz. Lokantalar dolmaya başlayınca bir masaya oturup, mezelere uzoyu eşlik ederim. Neşeli kalabalıkları seyrederek günü bitiririm. Hala halim kalmışsa bir tavernada Buziki dinlemeye giderim.

Ertesi gün erkenden soluğu kordonda alırım. Gecenin karanlığı yerini sabah pusuna bırakmıştır. Kahveler henüz ayılmamıştır. Aheste adımlarla Beyaz Kule’ye kadar yürürüm.

Kuleden sonra, kentin sırtlarını çevreleyen surlara çıkıp çevredeki Osmanlı’nın izlerini ararım. Birkaç restore edilmiş cumbalı ev dışında pek bir şey bulamam. Halbuki 1900’lü yılların başında buraların Türk mahallesi olduğunu bilirim.

Surların olduğu yerden Selanik, denize doğru açılan bir istiridyeyi andırır. Dar sokaklardan tekrar aşağıya indim. Türk Konsolosluğu’nun bahçesinde yer alan Atatürk’ün doğduğu evi gezerim. Daha sonra evin tam karşısındaki Büyükada Kahvesi’nde sade Türk kahvesiyle soluğumu toparlarım.

Çarşı’da Yunanlılarla ne kadar benzeştiğimizi bir kez daha görürüm. Seyyar satıcılarından, manavlara, dükkanlardan sakatat satan kasaplara kadar bildik görüntülerin arasında dolaşıp dururum.

Selanik bayram tatili için en yakın, en ucuz, en keyifli adreslerin başında gelir. Aklınızda bulunsun.

PAYLAŞ