Kent gezilerinde en çok kullanacağınız araç ayaklarınız olsun. Yürürken hem çevreyi daha iyi tanır hem de tatlı sürprizlerle karşılaşabilirsiniz.

Kentleri nasıl gezmeli? Yanıtı pek zor olmayan bir soru. Tabii ki yürüyerek. Ama aylak aylak bir yürüyüşten bahsediyorum. Aylak insan kentte, ormanda yürür gibi yürür; keşiflere açıktır. Yüzleri ve yerleri gözleyerek kent hakkında ipuçları toplar. Tıpkı doğa yürüyüşlerinde çiçek toplayan yürüyüşçüler gibi. Fransız antropolog ve sosyolog David Le Breton’a göre aylak amatör bir sosyologtur ama aynı zamanda da güçlü bir romancı, bir gazeteci,bir siyaset adamı, bir anı toplayıcısıdır. Her zaman uyanık, gevşek ve uyuşuktur.

Kentte yürüyüşe tablolar, manzaralar, görüntüler eşlik eder ve insanın merakı sürekli canlı kalır. Bir yığın önemsiz gibi gözüken olay gerçekleşir. Karşılaşılan insanların bazıları keyif, bazıları sıkıntı verir. Yürüyüş aynı zamanda sokakları, evleri, pencereleri, meydanları, anıtları, camileri, dükkanları seyretmektir.

Kent yürüyüşçülerine mahallelerde, sokaklarda farklı kokular eşlik eder. Sabah kokuları, öğle kokuları, akşam kokuları farklı farklıdır. Ekmek kokusu, pasta kokusu, kebap kokusu, köfte kokusu, simit kokusu, döner kokusu, balık kokusu, evlerin pencerelerinden uçup gelen yemek kokuları. Tüm bu kokular yürüyenin iştahını kabartır, onu yemek düşlerine sürükler.

Ben de her gittiğim ülkede, kaldığım otelin adresini bir kağıda yazıp cebime koyduktan ve bir de kent haritası aldıktan sonra düşerim yollara ve aylak yürüyüşümü başlatırım.

Yanıma adres alma alışkanlığımı Pekin gezisinden sonra edindim. Kaldığım otelden çıkmış, sokak sokak dolaşıyordum. Otura kalka akşama kadar yürüdüm. İnsanları seyrittim, kokuları kokladım. Ünlü Tienenman Meydanı’na geldiğimde, hem akşam olmuş hem de ayaklarım dayanılmaz şekilde sızlamaya başlamıştı. Bir taksi çevirdim. İşte ne olduysa o andan sonra oldu. Şoföre kaldığım otelin nerede olduğunu bir türlü anlatamadım. Şoför, otelin İngilizce adını bilmiyordu ben de Çincesini. Çaresiz indim. Ne yapacağımı şaşırmıştım.

Meydanı dört dönerek, İngilizce bilen birisini aradım. Bu arayışım tam iki saat sürdü ve sonunda üniversitede görevli bir Alman’ın yardımıyla otelimi bulabildim. O gün bugündür yanımda, bulunduğum ülkenin dilinden yazılmış adres olmadan sokağa çıkmıyorum.

 

SOKAKTAKİ DOSTLUKLAR

Yürüyerek yapılan gezilerde, kentlerin daha iyi tanındığına inanıyorum. Binaları daha yakından görüyor, gündelik yaşama ait bilgilere daha çabuk ulaşıyorum. Dinlenmek için oturduğum kahvelerde kurduğum dostluklar, bir çok bakımdan işime yarıyor. Örneğin, Barcelona’da arka sokaklarda bir kahvede oturuyordum. Yanımdaki masadan oturan kır saçlı adam, sigarasını yakmak için kibrit istedi. “Yok” dedim, “sigarayı terk ettim.” Neden terk ettim, niçin terk ettim, sağlığım nasıl? Bu sorular bir dostluğun ilk temel taşları oldu. Kahveden beraberce çıktık. Yine yürüyerek, ünlü mimar Gauidi’nin yaptığı Sagrada Familia kilisesine ve Güell Parkı’na gittik. Daha sonra arka sokaklara dalıp, hiçbir tanıtım kitabında yer almayan küçük lokantalarda, gerçek İspanyol yemekleri yedik.

Bir kibrit sayesinde, kaldığım 4 gün boyunca kenti en ücra köşelerine kadar gezmiş, hiç bir kitapta yer almayan yerleri görmüş, ayrıca bir ispanyol dost edinmiştim.

Yürüyüp de yorulmasaydım, o kahveye oturmayacak, Miguel’i tanımayacaktım.

 

GEZİDEN BOŞ DÖNMEYİN

Ünlü yazar Hermann Hesse de gezilerinde hep yürümeyi tercih ettiğini belirtir ve şunları söyler: “Pazardaki ve sokaktaki yaşam, güneşin dansı, topraktaki ve sokaktaki gölgeler, bir ağacın gökyüzüne uzanan ucu, bir hayvanın sesi ve hareketi, insanların yürüyüşü ve davranışı. Sokakların kalabalığı… İç dünyasında bunları aramadan, yaşamın kaçış yollarını sorgulamadan seyahate çıkan insan, geriye bomboş döner…”

Yürüyüşler sırasında hep mutlu rastlantılar olmaz, tatsız karşılaşmalar da gelir insanın başına. Şimdi anlatacağım bunlardan biri. Somali’nin başkenti Mogadişu’da bir sokakta yürüyordum. Tam önümde askeri bir araç durdu. İçinden inenler, kaldırımda yürüyen gençleri toplayıp araca bindirdiler. Ben de fotoğraflarını çektim. Keşke çekmez olsaydım. Askerler üstüme çullanıp, tekme tokat filmimi aldılar. Meğerse cepheye götürmek için sokaklardan asker topluyorlarmış. Ellerinden, ismimin arapça söylenişi yüzünden kurtuldum. Böylelikle, yürürken her ülkede her fotoğrafın çekilmeyeceğini öğrendim.

Yürürken mümkün olduğunca arka sokakları tercih ederim. Oralar, ülke hakkında daha çok bilgi verir. Ben, ilginç görüntüleri hep arka sokaklarda yakaladım.

 

BİR FİLOZOF OLUN

Yürüyün dediysek de işi o kadar abartmayın. Bazen kentin en işlek meydanında bir kahveye oturup etrafı gözleyin. Bu gözlem bile sizin kenti tanımanıza yardımcı olacaktır. Ben bu tür oturuşlarda, yanımdan geçen kalabalıklara ait olmayan bir hayalet gibi hissederim kendimi. Görünmez bir adammışım gibi, önümden geçenlerin yaşamlarına tanıklık ederim.

Yazar Heinrich Heine de bir yazısında benimle aynı görüşü paylaşıyor: “Londra’ya bir filozof yollayın ama sakın ola ki bir şair yollamayın. Oraya bir filozof gönderip, bir köşebaşına oturtun. O orada bütün kitaplardan öğrenebileceğinden fazlasını öğrenir. O, o köşebaşında kentin nabzının atışlarını kulaklarıyla dinleyip, gözleriyle görebilecektir…”

Eğer gittiğiniz kentte metro varsa mutlaka bir kaç duraklığına binin. Yer altındaki yollar, o kentin başka bir yüzünü anlatacaktır.

Yazıyı ünlü düşünür Sokrates’in sözleriyle bitirmek istiyorum: “Ben öğrenmeyi seviyorum. Bu kırlar ve ağaçlar bana hiç bir şey öğretmiyor anlamına gelmez ama şehirdeki insanlardan daha çok şey öğreniyorum…”

 

KUTU

Bavul üzerine çeşitlemeler

Yolculuğa çıkarken yanınızda götüreceğiniz bavul ve valiz ne büyüklükte olmalıdır? İşte can alıcı bir soru. Doğru yanıt bulunmazsa, tüm gezi bir kabusa dönüşebilir. Çok büyük bir bavul alırsanız, taşımakta güçlük çekersiniz. Küçük bavula ise bir şey sığdıramazsınız.

Peki doğru yanıt nedir? Aşağıdaki anlatacaklarım, yıllardan beri yollarda olan bendenizin deneyimleri. Yine de en doğru yanıt olduğunu iddia edemem. Aklınıza yatanları uygulayabilirsiniz.

*Eğer yurt içinde, uçakla yolculuk ediyorsanız veya yurt dışı geziniz 2-3 gün ile sınırlıysa öyle büyük boy bavula gerek yok. Kabine kabul edilebilir ölçüdeki valiz yeterli olabilir. Bu da sizi uzun uzadıya bavul bekleme zahmetinden kurtarır.

*Büyük bir bavul almak niyetindeyseniz, fermuarsız ve sert malzemeden yapılanları tercih etmenizi öneririm. Bir gezim sırasında, Şikago havaalanında fermuarı patlamış, içindeki eşyalar etrafa saçılmış bir bavulla karşılaştığımdan beri ben öyle yapıyorum.

*Anahtarlı kilit yerine şifreli kilitleri tercih edin. O küçücük anahtarlar her an kaybolabilir. Tabii şifreyi de unutma tehlikesi var. Bir keresinde ben unuttum ve otelin çilingirine kilidi kırdırmak zorunda kaldım. Ogün bugündür şifreyi yazıp, cüzdanıma koyuyorum.

*Sakın pahalı marka bavullarla yola çıkmayın. Hırsızlar, ünlü markaları taşıyan bavulların içinde neler olduğunu çok merak ederler.

*Sizin bavulunuzla aynı renk ve büyüklükte bir çok bavul olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Ben bu karışıklığı önlemek için fosforlu renkte bir kuşakla ortadan bağlıyorum.

*Bavulun üstüne etiketinizi asmayı veya yapıştırmayı asla ihmal etmeyin. Hatta kapağın içine de yazmanızda da büyük yarar var. Bir keresinde, etiketi düşen bavulun bana ait olduğunu görevliye kanıtlayıncaya kadar akla karayı seçtim. Ayak üstü yapılan sınavda, gözlerim kapalı, çoraplarımın renklerini, gömleklerimin biçimini söyleyerek bavulumu kurtarabildim. Kapağın içine ad yazma işini, beni sınava çeken görevliden öğrendim.

*Bavul yerleştirme ayrı bir yetenek isteyen bir iş. Ben, ancak yıllar süren bir eğitimden sonra öğrenebildim. İngiliz uşaklar, patronları için hazırladıkları bavulun içindeki eşyaların, günlerce süren yolculuk sonunda hemen giyilir halde olmasına özen gösterirlermiş. Eğer bavuldan buruşuk bir şey çıkarsa, kendilerini işini beceremeyen biri sayarlarmış. Yani başarılı bir uşak olmanın ilk şartı iyi bavul yapmaktan geçermiş.

*Önce götürmeyi planladığınız giysilerinizi yatağın üstüne serip, son bir elemeden geçirin. Her giysinizi katlamadan önce bir güzel fırçalayın.

*Bavulunuzu şu sırayla yerleştirmenizi öneririm: En alta ayakabılar, mont veya pardesü. Daha sonra pantalon veya eteklikler. Onların üstüne kazaklar. Bir üst sıraya ceket ve en üste gömlek ve tişört türü giyecekler. Çorap, mendil, iç çamaşırı türü giyecekleri dolgu maddesi olarak kullanın. Ve mutlaka kayışlarını bağlayın.

*Eğer bavulunuz kapanmakta zorlanmıyorsa, en üste katlanabilir yedek bir çanta koymakta her zaman fayda var. Çünkü yapılan alışverişleri sığdıracak yer bulmakta zorlanabilirsiniz.

*Gideceğiniz yere varır varmaz, ilk iş olarak bavulu açıp, yerleştirin. Çok buruşan giysilerinizi banyoda küvetin rayına asıp, küveti kaynar su ile doldurun. En fazla bir saat içinde tüm kırışıklar yok olacaktır.

PAYLAŞ