Arnavutluk’un yer aldığı topraklar, 100 bin yıldan beri insan yaşamına kucak açmış, medeniyetler, diller doğurmuş. Balkanları şekillendirmiş, Avrupa’nın temellerini atmış. Bunun böyle olduğunu Arnavutluk’un tarihini yazanlardan öğrendim, onların yalancısıyım.

Uçak yeşil tepelerin arasında havaalanına doğru süzülürken küçük pencereden tüm kenti görmeye çalışıyordum. Ne kadar da çok dağ vardı görüntüde. Vadilerlerde küçük tarlalar, göller görünüyordu. Küçük köyler yamaçlara tutunmuştu.

Uçak, Anadolu’nun küçük kentlerindeki havaalanlarının benzeri bir alana kondu. Otobüsler yolcuları küçük terminal binasına taşıdı. Arnavutluk, Türkiye’den vize istemeyen nadir ülkelerden biriydi. Onun için geçişin kolay olacağını düşündüm. Ama olmadı. Pasaport polisi, yolcuları uzun uzun sorguladığı için kuyruklar uzadı. Dil bilmeyenlere bilenler yardım etti. Havaalanına, Nobel Barış Ödülü sahibi Rahibe Terassa’nın adını koymuşlardı. Ama Arnavutlar için o rahibe değil “Nene Terassa” idi.

Tiran’a doğru giderken, kendimi yabancı bir ülkedeymiş gibi hissetmiyordum. Sararmış tarlalar, yol kıyısında otlayan koyun sürüleri, derme çatma evler, onların arasında cam giydirilmiş lüks binalar, salkım saçak elektrik ve telefon kabloları… Arnavutça reklam tabelalarının yerine Türkçelerini koysanız, kendinizi bir Anadolu kentinin yakınlarında sanabilirdiniz.

Otelimdeki oda, İskender Bey Meydanı’na bakıyordu. Meydanın etrafında opera binası, 1821 yılında yapılan ve komünist rejim tarafından yıkılmayan Ethem Bey Xamii, onun yanında Osmanlı döneminde yapılan saat kulesi, komünist rejimden kalma, kirli sarıya boyanmış kaba hükümet binaları ve Güzel Sanatlar Müzesi yer alıyordu. Ortadaki yeşillik alana ise at üstünde İskender Bey Heykeli oturtulmuştu.

Sonra sokağa çıktım. Gölgelere sığınarak, önce caddelerde, sonra sokaklarda dolaştım. İlk dikkatimi çeken yoğun trafik ve lüks arabaların çokluğu oldu. Son model mercedesler, jipler vızır vızır gidip geliyorlardı. Sordum, bunların çoğunun Avrupa’nın çeşitli kentlerinden çalınma, bazılarının ikinci el olduğunu söylediler. Yürümeye devam ettim. Gördüm ki, Arnavutlar trafik ışıklarını pek sevmiyorlardı. Yayalar yeşil ışığı beklemiyor, arabalar kırmızıyı takmıyor, kurala uyup duranların arkasından hemen korna çalınıyor, kavşaklarda kaza eksik olmuyordu. T

Etrafı dağlarla çevrilmiş Tiran’da sıcak bunaltıyordu ama yine de yürümekten vazgeçmedim. Yürüdükçe gördüm ki, Tiran bir şantiyeye dönmüştü. Eski rejimden kalma çirkin binaların çehreleri, renkli badanalarla adam edilmeye çalışılmıştı. Dev vinçler, otel binaları, alışveriş ve modern iş merkezleri yapabilmek için harıl harıl çalışıyorlardı. Tiran, yaşamda olduğu kadar mimaride de özgürleşmişti. Kısa bir süre sonra Avrupalı bir kent olup çıkacaktı.

Gölgeleri izleye izleye yürürken, koca bir pramitin önüne geldim. Burayı Enver Hoca’nın kızı babası için dizayn etmişti. Onun hesabına göre, babası burada kurulacak müze sayesinde ölümsüzleşecekti. Oysa, ceseti dahil ondan geriye hiç bir şey kalmadı.

Sonra bir parka gittim. Dilenciler, kucaklarında minicik çocuklarla dileniyorlardı. Havuzdaki fiskiyeler, çalan klasik müziğe uyumlu olarak sularını fışkırtıyorlardı. Acıktım. Küçük bir köftecide, pide arası soğanlı köfte yedim. Lezzeti hala damağımda duruyor.

Tiran sokaklarında yürürken anlaşmakta zorluk çekmedim. Çünkü Arnavutlar, Avrupa dillerine aşinaydı. İngilizce’yi, İtalyanca’yı, Almanca’yı dertlerini anlatacak kadar konuşabiliyorlardı.

Yürüdüm yürüdüm, akşam oldu, yoruldum. Hava biraz serinledi. Artık oturmanın, akşamüstünün tadını çıkartmanın zamanı geldiğine karar verdim. Bu saatte nereye gidilir diye sordum, parmaklar Block semtini gösterdi. Burası Enver Hoca döneminde parti ileri gelenlerinin oturduğu semtti. Buraya halkın giriş çıkışı yasaklanmıştı. Son 20 yıldan beri de Tiran’ın lüks alışveriş merkezi ve eğlence odağı olmuştu. Block’u, mağazaları, arabaları, kahveleri ve güzel kadınlarıyla Nişantaşı’na benzettim.

Gece yatmadan tekrar İskender Bey Meydanı’na baktım. Hala birileri bir yerlere gidiyorlardı.

 

PAYLAŞ